Araştırmacılar, yoksul toplumların ve azınlık ırkların ağır travmalarla boğuştuğunu söylerken yapılan bir çalışma psikoterapistlerin, işçi sınıfından gelen insanlara randevu verme olasılıklarının daha az olduğunu gösteriyor.

35 yaşındaki ünlü siyasi muhabir Terrell Jermaine Starr, aylarca süren intihar düşünceleri ve depresyondan sonra 2013’te terapiye ilk başladığında, ruhsal sorunlarının kısmen, çözülmemiş bir çocukluk travmasından kaynaklandığını fark ettiğini söylüyor.

Starr, kentin işsizlik, bebek ölümleri ve suç oranlarında ülkede başı çektiği zamanlarda Detroit’te büyümüş. O zamanlar annesi çalıştığı için ortalarda yokmuş ve babasıyla da daha tanışmamış.

Uyuşturucu satıcısı olan bir dayısı yangında ölünce ve diğer dayısı da pazarladığı kokaine bağımlı olunca, büyükannesi genç Starr’ın eline bir “a .357” silah tutuşturmuş ve “Artık bu evin erkeği sensin” demiş. Starr 12 yaşındaymış.

Starr bu olay hakkında “Büyükannem öyle görmüştü. Ailemi korumak zorundaydım” diyor. “Benim için bu, benim hayatım, benim varoluşumdu. Bunu hep içimde taşımıştım, hiçbir zaman çözülmemişti ta ki beni 30’larımın başlarında yakalayana dek.”

Terapi alana kadar bunu fark etmemişti. Ama tedavi olabileceğini fark etmesi de çok uzun bir zaman almıştı. Onu ne alıkoymuştu?

Geçen hafta Amerikan Sosyoloji Birliği (American Sociological Association), Journal of Health and Social Behavior dergisinde şöyle bir çalışma yayımladı: New York’ta rastgele 320 psikoterapist test ediliyor. Sonuçlara göre psikoterapistlerin siyahi orta sınıf hastalara randevu verme olasılığı, beyaz ırktan olanlara göre daha az (orta sınıfa mensup siyahi ziyaretçilerden %17’sine randevu verilirken bu oran beyaz orta sınıf için %28).

İşçi sınıfı iki ırkta oranlar daha kötü durumda (%8’ine randevu verilmiş) ve herkes aynı sigortadan yararlandığını söylediği ve sadece anlaşmalı psikoterapistlere gittiği halde durum böyle.

Heather Kugelmass’ın kaleme aldığı bu çalışma; sağlık sigortası, kliniklere erişim ya da kültür gibi makro seviyedeki konuların dışında, beyaz olmayan ve orta sınıftan olmayan insanların psikoterapiye erişimlerini engelleyen bir başka bariyer olduğunu ortaya çıkardı.

Bulgular tam zamanında geliyor.

Son on yıl içinde durum ve yer konularında giderek artan çalışmalar, bazı insan topluluklarının tamamının, diğerlerine göre psikoterapiye daha çok ihtiyaç duyduklarını ve aslında psikoterapiyi daha çok hak ettiklerini gösteriyor.

Araştırmacılar, yoksul toplulukların ve beyaz olmayan toplulukların, Birleşik Devletler’in hiç de eşit olmayan sosyoekonomik ve ırkçı sisteminde en alt tabakada kaldıkları için ağır eziyet ve travmalara maruz kaldıklarını savunuyorlar.

Psikoterapi alanında ise bu, geliştirilmesi gereken çarpıcı be tartışmalı bir görünüm sunuyor. Psikoterapinin merkezine, daha önce oradan uzaklaştırılmış olan toplulukları (beyaz olmayan ve ayrıcalıksız) yeniden yerleştiriyor. Ayrıca bazı grupları diğerlerine göre öncelikli olarak sıralıyor ve bu şekilde insanların ıstıraplarında da bir hiyerarşi olduğuna işaret ediliyor gibi. Son olarak yine tartışmalı “telafi etme” düşüncesine bağlı bir toplumsal ve ahlaki soru olarak şu soruluyor: Eğer biz kaybeden insanlara toplumumuzun neden olduğunu kabul edersek, bunu düzeltmek için ne gibi bir sorumluluğumuz var?

Columbia Üniversitesi Eğitim Fakültesinde psikoloji ve eğitim dallarında profesör ve sınıflar arası ilişki, eşitsizlik ve psikoterapi konularında öncü bir uzman olan Laura Smith’in dediğine göre ruhsal hastalıklar uzun süredir fizyolojik hastalıklarla aynı şekilde ele alınıyor; yani semptomlar kendini gösterdiğinde bireye özgü bir şekilde teşhis edilip gereken yapılmalıdır.

Ama siz hastaya, karşılaştığı ötekileştirme, önyargı ve ayrımcılığı görebilecek kadar uzaktan bakarsanız, diyor Smith, onun neler yaşadığını çok daha iyi bir şekilde anlayabilirsiniz.

Smith şöyle devam ediyor: “Bir çeşit baskı ortamında yaşayan bir danışanla karşılaştığınızda danışan, o durumda yaşamanın ne demek olduğuna dair çok kendine özgü bir deneyimle kendini gösterecektir.”

Smith geçen sene, yoksulluk ile insanların kötüleşen fiziksel ve duygusal sağlığı arasında bağ kuran alandaki bilgileri temel alarak, saatlik asgari ücretin 15 dolara yükseltilmesi gerektiğini savunan bir makale yayımladı. Ayrıca yapılan araştırmaları esas alarak, yoksul insanların önündeki engelin gelir artışı değil de kendi tutumları olduğu masallarına son verme konusunda psikologların sorumlu olduğuna dikkat çekiyordu.

Ayrıca araştırma metotlarında ve sosyal yardım projelerinde değişiklik yapılıp “katılımcı eylem araştırmasına” geçilmesini savunuyor. Bu tarz çalışmalarda topluluk üyeleri, akademisyen ve profesörlerin araştırmalarında pasif denekler olmayıp bilgi toplama aşamasına ve problemlerin çözümüne de dâhil olurlar.

Medikal bağlamda, uzun süredir yapılan çalışmalar, eşitlik olmayan toplumlarda, eşitlik olan toplumlara göre ölüm oranlarının daha yüksek olduğunu gösteriyor. Stresli olaylara sürekli ve tekrar tekrar maruz kalmayla şekillenen, karmaşık psikolojik travmaların olduğu düşüncesi akademik literatürde 20 yılı aşkın bir süredir araştırılıyor. Fakat bu düşünce, pek çok psikoterapistin uygulamalarında kutsal bir kitap gibi gördüğü Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı’na (DSM) resmi olarak hiçbir zaman alınmadı.

Travmalar üzerine uzmanlaşmış, klinik sosyal hizmet çalışanı ve New York Şehir Üniversitesi Silberman Sosyal Hizmet Bölümünde profesör olan Tricia Stephens, ötekileştirilen toplulukların diğerlerine göre daha çok travma yaşadıkları gerçeğinin inkâr edilemez olduğunu söylüyor.

Stephens şöyle devam ediyor: “Pek çok toplumda, eğer birine onun travma yaşadığını söylerseniz, o sizin yüzünüze bakar ‘Sen ne diyorsun, bu benim hayatım der.’” Ama insanların yaşamlarını sürdürmek için o travmayı atlatma gücünü kendilerinde bulmuş olmaları, o yaranın hiç olmadığını ya da içselleştirmediğini göstermez.

2011’de yayımlanan ve Starr’ın çocukluk şehri Detroit merkezli bir çalışma, görece sert sonuçlar veriyor. Detroit’te yaşayan rasgele seçilmiş 1306 Afrika kökenli Amerikalılar içinden on kişiden yaklaşık dokuzu travmaya maruz kalmış ve bunların %17’si de muhtemelen hayat boyu sürecek “travma sonrası stres bozukluğu”nun ölçütlerine uyuyor.

***

Sigmund Freud, Jacques Lacan ve batılı psikoterapi alanının diğer kurucularının, şimdiki anlayışımızla, özellikle beyaz olmayanlar, düşük gelirliler, iyi eğitimli olmayanlar, hatta erkek olmayanların gerçeklikleri söz konusu olduğunda pek kesin ve kapsayıcı [sözler etmiş] olmamaları sürpriz olmasa gerek. Ne kadar abartılı gelse de bu basmakalıp noktayı belirtmek gerek. Aslında, bu makale için görüştüğümüz pek çok uzman şunu vurguluyor: 50 yıl öncesine kadar resmi olarak kabul gören bütün akademik disiplinler, beyaz ve varlıklı erkeklerin yanlı düşünceleri ile lekelenmişti.

Arjantin’de eğitim alıp uzun yıllar kuzey Philadelphia’da çoğunlukla düşük gelirli Porto Rikolu insanlarla çalışan psikanalist Patricia Gherovici, çalışma alanında kemikleşmiş bir düşünce olarak düşük gelirli ve eğitimsiz insanların “analiz edilemez” olarak görüldüğünü söylüyor.

Ve bunun anlamsız ve önyargılı olduğunu ekliyor.

“İnsanlar psikanalizin doğru bir uygulama olmayacağını çünkü [o yoksulluk içinde yaşayan insanların]uğraşmaları gereken gerçek problemleri olduğunu söyleyince bu bana küstahça geliyor. Yoksul insanların bilinçdışına sahip olmadığını söylemek gibi bir şey bu.”

“Sınıfsal sınırlar dışında düşünebileceğimiz belirli insan özellikleri var. Bilinçdışının varlığı da kesinlikle bunlardan biri.” diyor Gherovici.

Öte yandan yoksul zihinlerin de zengin zihinler kadar değerli olduğunu kanıtlamak ötesinde, lisanslı danışman ve Güney Connecticut Eyalet Üniversitesi klinik ruhsal sağlık danışmanlığı bölümünde profesör olan Louisa Foss-Kelly’e göre, ayrıcalıksız insanları tedavi etmenin kilit noktası, stres yapıcı olarak dış faktörlerin dikkate alınmasıdır.

Foss-Kelly şöyle açıklıyor: “Ben alana ilk başladığımda bir danışman olarak, orta sınıf ve üst sınıf insanların düşünceleri ile insanların içsel sorunlarını çözmek için eğitilmiştim. Ama [danışanlar] seansa aç veya otobüse binecek paraları bile olmadan gelince, anladım ki değişim gerekli.”

Şu sıralar Foss-Kelly ve arkadaşları “Care” (bakım veya özen anlamında) adını verdikleri, yoksul insanlar için uyarlanan ve akıl sağlığı ile ilgili daha acil ihtiyaçlara açıklama getirmeye çalışan bir danışmanlık modeli üzerinde çalışıyorlar.

Gazeteci ve Fulbright bursiyeri olan Starr ise sonunda, kendi deyimiyle, “çözümlenmemiş acısı” üzerine eğilebildiği için memnun.

Ama akademik başarılar ve burslar sayesinde Detroit’ten ayrılmak Starr’ın üzerindeki psikolojik yükü çözmek adına çok az yararlı olmuş. Eşitsizlikler ve ayrımcılıklar onu daha sonrasında da uzun süre takip etmiş ve sonunda yakalamış.

“O kadar bunalımdaydım ki kendimi öldürmek istiyordum. Artık intihara gittiğimi hissediyordum. Her gün uykuda gibiydim. Çok fazla acı ve ıstırap çekiyordum.” Starr o zamanlarını böyle hatırlıyor.

Starr, çocukluğuna dayanan travmasına rağmen onu kontrolden çıkaran şeyin, gazetecilik kariyerine başladıktan sonra işte karşılaştığı ayrımcılık olduğunu düşünüyor. Starr siyahi, Amerikan haber dünyası ise çok çok beyaz.

İçerde yaşanan acı çok gerçek olabilir ama dışarıdan kaynaklanan acı da reddedilemez gibi görünüyor.

Yazan: Rose Hackman
Çeviren: Güner Yılmaz
Kaynak: The Guardian

Libido Portal’da yayımlanan, Libido yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Aslen doğma büyüme Çanakkaleli olup okul sebebiyle Ankara’ya geldim. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Psikoloji bölümü 4. Sınıfım, belki siz bunu okuduğunuzda mezun olurum. Özellikle depresyon, paranoya, narsisizm, kaygı konuları ilgimi çeker. Yaklaşım olarak tamamen analitikçiyim diyemem ama eleştirilerin gereksiz ağır olduğunu söyleyebilirim. Ek olarak matematik sorularıyla uğraşmak hoşuma gider. İnsanları ve özellikle küçük çocuk ya da bebekleri izlemeyi severim.