Amerikan ruhu nasıl bu kadar aşırı ilaç düşkünü haline geldi?

Şayet Amerika tedavi gören bir hasta olsaydı, sorunlarını nasıl teşhis ederdik? Gazeteci Pythia Peay tarafından yazılan “Amerika Kanepede”, uluslararası alanda ünlü zihinsel sağlık uzmanlarıyla yapılan görüşmelerin kavramlı ve kapsamlı bir derlemesidir. Kitabın bir bölümü Amerika’da bağımlılık konusu üzerine derinlemesine araştırmalar yapar ve toplumsal bir sorun nezdinde ona katkıda bulunan pek çok faktörü inceler.

4,3 milyon esrar ve 2,1 milyon reçeteli ilaç satışını takiben alkol, ülke nüfusunun 17,7 milyona veya yüzde 6,8’ine atfedilen oranı ile ülkemizin kötüye kullandığı maddelerin en üst sıralarında yer almaktadır. Peay, neden aşırı ilaç tutkunu bir ulus olduğumuza ışık tutmak amacıyla sekiz zihinsel sağlık uzmanı ile gerçekleştirmiş olduğu röportajlardan yararlanmaktadır. Bağımlılık araştırma ve tedavisinde öncü A. Thomas McLellan, sosyal bir problem olarak bağımlılık farkındalığının; sigara veya eroin enjektesinin pek çok asker arasında alışkanlık haline geldiği Vietnam’dan 1960-70lerde dönen gaziler ile toplumsal bilincine hücum ettiğini belirtmektedir. Opioid bağımlılığı ve aşırı doz, Amerikan toplum bilinci için tam da o zamandan itibaren bir sorun haline geldi. Yasal olarak reçete edilen uyuşturucu ilaçlar, günümüzde ülkemizin en hızlı yayılan ilaç salgınıdır. Dünya nüfusunun yalnızca yüzde 5’i ile ABD, dünya çapındaki opiat ağrı kesicilerinin yüzde 80’ini tüketiyor. Hekimler tarafından her yıl Amerikalılar için yaklaşık 240 milyon opioid reçetesi yazılmaktadır. Uyku bozuklukları ve fiziksel ağrı, opioid reçetelerinin en büyük semptomlarıdır. Ancak bu ilaç familyası ağrıyı yatıştırırken, beyni bazen yoğun zindelik hissi ile donatan dopamin akınına uğratır, aynı zamanda oldukça bağımlılık yapıcıdır. Peay’a göre, “Aşırı dozda ölümler 1999’dan beri dört kat arttı ve her gün 91 kişi öldü”. Reçeteli ilaçlardan kaynaklanan aşırı doz, eroin ve kokainden ya da trafik kazalarında ölenlerden daha fazla kişinin canına mal oldu. Peay, Amerika nasıl bu kadar aşırı ilaç dozuna maruz kalan bir ülke haline geldi diye sormaktadır.

Psikoterapist Karen B. Walant, düşkünlük kelimesinin, bağımlılığın işleyişine yönelik büyük bir ipucu olduğunu savunuyor. Bağımlılıkla olan esas mücadelenin, çoğunlukla kişinin uzun süreli ilişkileri kurma ve sürdürme konusunda problem yaşadığı bağlanma bozukluğu olduğunu belirtiyor. Bu tür davranışsal ve duygusal sorunlar, tipik olarak ihmal veya istismar içeren erken çocukluk deneyimlerinden kaynaklanmaktadır. Aynı zamanda, birincil bakıcıdan kaynaklanmış duyarlılık eksikliği ya da genellikle altı ay ile üç yaş arasındaki çocuğun, bakıcıdan ani bir şekilde ayrılmasından da ileri gelebilir. Klinik psikolog Peter Fonagy’nin açıkladığı gibi, bu tür bir işlevsiz erken ilişki, çocuğun bir başkasına temel güvenme kapasitesindeki eksiklik ile sonuçlanır. Psikoloji, sıklıkla, insan sorunlarının, kişisel geçmiş ve ailesel ilişkilerden geldiğini var sayar. Dahası içsel ıstırabımızın hangi kısmı kültürümüz ve onun getirmiş olduğu değerlerden kaynaklanmaktadır? Walant, özerklik ve özgüvene vurgu yaparak, Amerikan kültürünün “bağımlılık ve toplumsal bağın değerini düşürerek bağımlılığı teşvik ettiğini” ileri sürüyor.

Yazar ve psikanaliz uzmanı Linda Schierse Leonard, bağımlılığın, çarpık zaman bozukluğuna ve bireyin zamansallık ilişkisindeki dengesizliğine işaret ettiğini iddia ediyor. Protestan görev hissimizin aklımızın bir köşesinde bize baskı yaptığı son derece sanayileşmiş toplumumuzda yaşayan Amerikalılar, stresin ve vücudun dinlenme ve gevşeme ihtiyacını genellikle göz ardı ederek verimlilik taleplerine yenik düşer ve kapasitelerinden fazla çalışmaya kendilerini adarlar. Bireysel refahın ihtiyaçları karşısında sanayinin ihtiyaçlarına öncelik veriyoruz. Jung analisti Ernest Rossi, “Oldukça sanayileşmiş olan bir toplumda yaşamanın zararlarından ötürü hâlâ yalpalamaktayız. Amerikan aklı; vücudun ihtiyaçları, duygular ve hisler hakkında az ya da hiç farkındalık olmadan, dış dünyanın performans talepleri ile hipnotize edilir. Rossi, Amerikalıların, çalışmayı “dini bir gayret” görüp, “ahlaki başarısızlık” tan ötürü bıkkınlık yaşadıkları görüşünde yanlış yönlendirildiklerini söylemektedir. Sosyal medya, zaman hissimizi hızlandırıp ve daha da bozuyor.

Klinik psikolog Stephen Aizenstat ile birlikte Leonard, çarpık zaman ilişkisinin, doğadan kopukluğumuzu ve bunun çevrimsel safhalarını gösterdiğini iddia ediyor. Mevsimler, ayın evreleri, gelgitlerde tanık olduğumuz gibi vücudumuzun döngüsel ritimlerine yanlış uyum sağlıyoruz: “Her zaman uyanık olmak istiyoruz. Büyümenin “dönüş çevrimi” ya da “ruhun karanlık gecesi” aşamalarından geçmek istemiyoruz. Bu, Peey’in dorukları takip eden ve herhangi bir sorun için hızlı çözüm isteyen kültürümüzün bir parçası olan Amerikan Icarus kompleksi olarak tanımladığı şeyin bir parçasıdır,

Kronobiyolojide, ultradiyen ritim, 24 saatlik gün boyunca tekrarlanan, vücudun doğuştan gelen bir ritmidir. (Aksine, 24 saatlik ritimler bir döngüyü günlük olarak tamamlarken, kadınların adet döngüsü gibi infradiyen ritimler bir günden daha uzun sürmektedir.) Bu yazarlar, bu farklı ritimlerin biyokimyası ile nasıl uyumsuz olduğumuzu açıklamaktadır. Bunun ortaya çıktığı en bariz biçimlerden biri uyku bozukluklarıdır. Zamanla olan ilişkimiz ile ilgili olarak; Amerika, ideal bir “son nokta” ya da “nihai varış noktası” hedefleyen doğrusal ve rasyonel bir yaklaşıma öncelik vermeyi düşünüyor. Bazen hedeflere ulaşma, yolculuğa değer vermek pahasına odak noktası haline gelir. Leonard şu şekilde dile getiriyor: “Dıştaki fiziksel şeyi arkasındaki enerji ile karıştırıyoruz.” Bu, iç duygusal zenginlik ve yaratıcı potansiyel üzerine derin deneyimlerimize erişimimizi engelliyor. Pagan Grace’in Yazarı, Ginette Paris, “farklı zaman türlerine nasıl girip çıkacağımızı” öğrenmemiz gerektiğini vurguluyor.

Leonard, Bağımlılık kelimesinin Latince addictus’dan gelmekte ve kökensel bağlamda tanrılara olan bağlılık veya kendini ve sesini İlahiyata teslim etme bağlamında  spritüal bir anlam taşıdığını belirtir. 1000lerce hastayı, uyuşturucu ve alkol bağımlılığında tedavi etmiş Psikiyatr Charles Grob, bağımlılığın, halkı kutsal olan ile birleştirme yolu olan manevi üstünlük konusunda başarısız bir girişim olarak görülebileceğini belirtir. Yunanistan ve Roma’nın eski kültürlerinin, insanların coşkulu hal ve değişen bilinç koşullarını deneyimlemeleri için toplumsal olarak yaptırımlar uygulamış olduklarını hatırlatıyor. Bunun bir örneği; Yunan vatandaşları, LSD’ye benzer halüsinojenler içeren en kutsal ritüellerinden biri olan Ana Tanrıça Demeter’in merasimine hazırlanmak için inziva ve oruç döneminden geçtiği zamanki Eleusis ayinleri idi.

Bu röportajlarda yer alan yazarların birçoğu, Amerika’daki gibi bir kültürde var olan yaygın bağımlılığın, bu kültürün baskı altında tuttuğu şeylere dair bir şeyler aktardığını öne sürüyor. Paris de, bağımlılığın, şarap tanrısı Dionysos’a karşı bir yadsıma oluşuna dikkat çektiğini iddia etmektedir. Başka bir deyişle, 1960’ların karşıt kültüründen bu yana, Amerika’nın kültüründe, güvenilir ve sosyal olarak tasdik edilmiş bir Dionysian unsuru bulunmamaktadır. Paris; Amerika’nın, Ortaçağ törenlerinde, Corpus Christi ve Rönesans Karnavalı festivallerinde de tarihsel olarak gördüğümüz bu coşkulu bileşenini kaybettiğini öne sürüyor; bizim Cadılar Bayramımız onun zihninde sadece bir “şeker cümbüşü”.

Yazarlar, psikoaktif ilacın bu uç noktalara ulaşmanın bir yolu olduğunu ve tüm insan toplumlarında Tarahumar halkının halüsinatif kaktüsünden başlayarak, Litvanya’daki ikonik beyaz noktalı kurabiye mantarı amanıta muskarianın şamanik kullanımına kadarki zamanın başlangıcından beri kullanıldığını belirtmektedir. Amerika’nın, diğer kültürlerde olduğu gibi ekstazi ritüelleri (başka bir örneği Brezilyalı Karnavalı) olmadığı için, yoğun duygusal deneyim arzusunun, uyuşturucu bağımlılığı, aşırı içki içme ve yeme bozukluğu gibi işlevsiz ve tahrip edici yollarla ortaya çıktığını öne sürüyorlar.

“Yunanlılar; zihinsel sağlığı, dengeleyici bir eylem, iki nota arasındaki uyum ya da Jung’un belirttiği şekilde karşıtlar arasındaki gerginlik olarak hayal ettiklerini “ekliyor. ” Hassas denge sağlayan bu tür özdenetim, Jung‘un psikolojik büyüme teorilerinin temelinde yer almaktadır.

Yazar: Molly Castelloe
Çeviren: Damla Mısır Henao Grisales

Kaynak: psychologytoday

Libido Dergisi’nde yayımlanan, Libido Dergisi yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.

Bizi takip edin