Yazının 1. bölümü için tıklayınız.

“Mutluluğun peşinde koşmak” için “vazgeçilemez bir hak”ka sahip olmak tam olarak ne demek olabilir? Mutluluk arayışının ahlaki olarak şüpheli yapısının oldukça aşikâr olduğunu farz edersek başka şeylerin yanı sıra, onu teşvik eden toplum için bir tehdit olabilir mi? İlk bakışta oldukça iyi bir fikir gibi görünüyor; eğer şimdi herhangi bir şey konusunda ikna olduysak o da hayatlarımızın acısını ve hayal kırıklığını en aza indirgemek isteyen haz arayışı içindeki varlıklar olduğumuzdur. Ya da en azından “biz” bu inançların etrafında birleşebiliriz. Bizler, muhtemelen herhangi başka bir hayvandan farklı olarak mutluluk peşinde koşan canlılarız. Fakat mutluluk arayışı, özgürlük arayışı -20. yüzyılın ütopik politik projeleri- gibi çağdaş tarihin en büyük suçlarından bazılarını siyasi yelpaze üzerinden meşrulaştırdı.

Jefferson’ın Bildirisi’nde, sanat eleştirmeni Dave Hickey’nin dikkat çektiği üzere “Mutluluk güvence altına alınmamıştı, fakat mutluluk arayışı koruma altına alınmıştı… devlet, güvenliğimizi garanti altına almak için hareket edecektir ve ‘mutluluk arayışı’nda kendi namımıza hareket ettiğimizde geri çekilecektir. Arayış varsayımsal olarak güvenliğimizi tehdit ettiğinde, devlet aynı şekilde müdahil olur. Güvenlik mutluluğa baskın gelir, devlet her zaman kazanır.” Bu nedenle, devleti ebeveynler, vatandaşları da ergen çocuklar olarak görmek çok da zor olmayacaktır; devlet ebeveynleri mutluluk arayışını korur ancak güvenliğe öncelik verirler. Gelişmekte olan çocuk, kendi mutluluk arayışını yetişkinler tarafından belirlenen kurallar ve şartlar altında sürdürür. Çocuklar kendilerini yetiştiremezler ve çocuklar çocuk yetiştiremezler (Sineklerin Tanrısı’ndaki soru tekrarlanır: “Orada yetişkin var mı?”).

Eğer mutlu olmaya ya da mutluluğu aramaya hakkımız olduğu söylenir yada yazılırsa, mutluluğun yapabileceğimiz bir şey olduğu varsayılır; belirli engeller ortadan kaldırılırsa elde edilebilecek bir şey. Eğer zorbalık ortadan kaldırıldığında geriye özgürlük kalıyorsa, bizleri mutsuz eden şeyler bertaraf edildiğinde geride mutluluk kalacaktır. Pragmatik bakış açısına göre, iyi bir hayat sürme sanatı, mutluluğa giden yolda engelleri ortadan kaldırmayı gerektirir; resim, eğer onu görselleştirirsek, aranan, dört gözle beklenen bir şeyin resmi ve orada yolda bir şeyler olduğunun resmidir. Ve bu yolumuza çıkan şey; var olmayan bir anne, engelleyici bir baba, rekabetçi bir kardeş, yeterli zekâya, güzelliğe, cazibeye, paraya, eğitime ya da şansa sahip olmamak olarak adlandırılabilir. Bu şeyler kazanılmış olsaydı, mutluluğa daha fazla yaklaşırdık ve bir gerçeklik duygusu, bunlardan hangisinin elde edilemeyeceğini kabul etmekle ilgili olacaktır. Kısaca, bütün bunlar engellerle olan ilişkilerimizle, zorlu olanı değiştirilebilir olandan, kabul etmek zorunda olduğumuzu etki edebileceğimizden ayırt etmemizle, arzumuzun yasak olup olmadığıyla -bir kremalı pasta mı başka bir insanın eşini mi istediğimizle- ilgilidir. Pragmatik düşünceye göre bu neyin mümkün olduğunu bilmekle ilgilidir. Ve öyle görünüyor ki, herkes, hayali bir diğer kişi, bütün mutlulukları ateşleyecek olan şanslı bir suret tarafından gölgeleniyor; Lacan “çekememezliğin öznenin bir diğeriyle ilişkisinden doğduğunu, bu diğerinin belirli bir mutluluk şeklinin ya da aşırı canlılığın tadını çıkardığına inanıldığı sürece kıskançlığın devam ettiğini” yazmıştı. Bu diğer kişi, büyük olasılıkla herhangi bir çatışma olmadan, güvenliği için endişelenmeden, geri kalanların iyiliği için gerekli olan kuralları ya da şartları göz önünde bulundurmadan, mutluluğunun ve bolca canlılığının keyfini sürmektedir.

Mutluluk arayışı hakkı aynı zamanda mutluluğa giden yoldaki engelleri kaldırma hakkı olmalıdır. En azından meselenin mantığı budur. Mutluluğun çarı olarak anılan Lord Layard, şimdi çocukları neyin mutlu ettiğini bildiğimizi söylüyor -geçen yıllarda yazdığı bir kitabın adı: A Good Childhood (İyi Bir Çocukluk). O zaman, çocuğun mutluluğunun önündeki engeller nelerdir ve neden onları kaldırmak için çalışmaya başlayamıyoruz? Bazılarını ortadan kaldırabiliriz. Fakat mutluluk yolundaki sözde engeller, bizler için en önemli şeyler arasındaysa ya da bazen böyleyse? Diyelim ki, ya hem lüksü hem de adaleti seviyorsak? Ya birbirini dışlayan iki şey bizi mutlu ediyorsa ve birine son verilmesi gerekiyorsa? Peki ya bazı engeller değiştirilemez, engeller dışında başka bir şeye dönüştürülemezse?

Freud, cinsel itki ile ilgili bir şeyin onu esasen tatmin edilemez kıldığını öne sürmüştü. Yiyecek, enerji ve ilaç kaynakları sonsuz değil. Örneğin her annenin bildiği gibi, anne çocuğa her istediğini veremez, eğer verebilseydi bile bu çocuğun istediği şey olmazdı. Herkes bir şeyin dışında bırakılmış gibi hissediyor. Büyük ölçüde köstek olmuş olsalar bile, birinin ebeveynlerinin mutluluğunun önünde bir engel olduğunu düşünmek yanıltıcıdır. Doğrusu, sonunda, çözümlenemez bir çatışma (yaşama) hakkının ortaya atabileceğimiz en gerçekçi hak olabileceği düşüncesiyle baş başa kalabiliriz. Çatışmaların en azından bazılarını çözme girişimi, bizleri onlar içinde yaşamanın daha iyi yollarını bulmaktan uzaklaştıran bir akıl çelici olmuş olması düşüncesiyle; mutluluk arayışı hakkının daha iyi bir şeyler yapabilecekken bizleri mutluluk peşinde koşmakla ayartıyor olması düşüncesiyle.

Eğer ikili bir yolda, mutluluğun alternatifi, mutsuzluk değilse ve eğer mutluluk sinsiliği ve uyuşturuculuğu ile iyi bir hayat için tek çıkış noktası haline gelmişse, neden niyetlerimizi böyle tuhaf bir şekilde daraltmak istedik? Mutluluk isterken neleri kaybettik, neleri unuttuk, neleri göz ardı ettik, nelere yetersiz ilgi gösterdik veya kendimizi nelerden koruduk? Mutluluk, hayatımızdaki amaçlarımızın en makul olanıdır. Fakat psikanaliz burada lafa karışabilir ve “en makul olduğumuz zamanlarda en savunmacı halimiz iş başındadır” diyebilir.

En çok istediğimiz şeylerden biri de mahrum olduğumuz şeyleri kayda geçirebilmek için hayal kırıklığına uğramış hissedebilmektir. Hayal kırıklığı birçok yerde ortaya çıkar; mutluluk bunlardan sadece biridir ve mutluluk en kötü ihtimalle, hayal kırıklığına karşı önleyici bir darbe, [hayal kırıklığının]herhangi bir şekilde üretken ve öngörülemeyen bir şekilde dönüştürülmesinden ziyade ondan kaçıştır. Eğer mutluluk arayışı hakkından bahsetmek istiyorsak, sanki onu önceleyen bir hak olması gerekir: Hayal kırıklığı hissetme hakkı, kişinin hayatında neyin eksik olduğu duygusunu besleyebilme ve ona dayanabilme hakkı. Bunun nedeni basitçe hayal kırıklığının, açlığın yemeği lezzetli kılması gibi, tatmini mümkün hale getirmesi değil; hayal kırıklığı ve tatminin birbirleriyle her zaman mantıklı, rastlantısal ve pragmatik bir ilişki içinde olmamalarıdır. Veya daha açık bir şekilde söylemek gerekirse, mutsuz olduğumuz zaman ihtiyacımız olan şeyin mutlaka mutluluk olduğu düşüncesi, bir alkoliğin içkiye ihtiyacı olması kadar yanlıştır. Ve mutluluk arayışı içinde olma hakkını önermek, bizleri herhangi bir çeşit sihirli kelimeyle baştan çıkararak mutluluğun [ihtiyacımız olan] şey olduğunu düşünmemize sebep olabilir.

Winnicott, çocuklarda yoksunluk hakkındaki yazılarında haklardan da bahseder. “The Deprived Child” (Yoksun Bırakılmış Çocuk) adlı makalesinde “Hadi anti-sosyal davranışın anlamını düşünelim” der, “örneğin hırsızlık. Çocuk çaldığında kazanmaya çalıştığı, çaldığı nesne değildir; arzulanan şey, kişidir; bu kişi annesidir ve annesi olduğu için çocuğun ondan çalmaya hakkı vardır. Aslında başlangıçta her çocuk anneden çalma hakkını gerçekten talep edebilir; çünkü bebek anneyi icat etmiş, onu tasarlamış, onu doğuştan gelen bir sevme kapasitesinden yaratmıştır.”

Winnicott’a göre, çocuk ihtiyacı olan anneyi yaratır ve hayal kırıklığı ve nefret vasıtasıyla yavaş yavaş onu anneliğinden bir dereceye kadar azat eder. Fakat benim göz önünde bulundurmak istediğim ifade aslında “bu kişi annesidir ve annesi olduğu için çocuğun ondan çalmaya hakkı vardır” ifadesi. Çünkü çalınan şey tam olarak istenilen şey değildir ve hatta onun yakınından bile geçmez -ki aslında bu bir şey de değil, bir annedir– ve asla tatmin edemez. Gördüğümüz mutluluk arama hakkının çıkmaza girdiği bir resim ki bence o çıkmaza girmeye meyillidir; mutluluk arayışının bir yönü, bağımlılığı destekliyor ve onaylıyor gibi. Bu anlamda, tüketici kapitalizmi yoksunluk içindeki çocuklar [yaratmak]için tasarlanmış bir sistemdir.

Yapılan hırsızlık için ifade edilebilir bir yorum gerekiyor; sanki birinin gerçekten peşinde olunanın ne olduğunu söyleyebilmesi ya da başka bir şekilde aktarabilmesi gerekiyor. Winnicott’un ifadesinde, çocuğun gelişimi için ihtiyacı olanı alma ve bu yolda bir anne arayışında olmaya hakkı vardır. Bir anneye sahip olma hakkı vardır; anne, bir bakıma, çocuğun gelişiminin kendine ait olması gibi çocuğa aittir. Yeterince iyi bir anne ya da ebeveynler size mutluluk arayışınız için gerekli imkânları verebilir; arzularınızı destekleyip hazlarınıza inanmanıza ve onlardan sadece korkmakla kalmamanıza yardımcı olmuş olabilirler. Fakat aslında mesele bundan daha karmaşıktır. Yaşamlar, anneler tarafından garanti altına alınabilecek türde şeyler değillerdir. Ve bu, kendi mutluluğunu arama hakkı fikrinin daha ilginç hale geldiği noktadır.

Çocuklar mutlu olmak istiyorlar mı? Ve eğer mutlu olmak istemiyorlarsa, başka ne olmak istiyor olabilirler? Bu biraz önemli gibi görünüyor çünkü ebeveynlerinin çoğunlukla mutlu olmalarını istediği ya da en azından çeşitli nedenlerden ötürü mutsuz olmalarından hazzetmedikleri bir dünyada büyüyorlar. Ve bir dünya derken, mutluluğun tercih edilen gaye ya da istenilen fetiş haline geldiği belirli kültürleri kast ediyorum. Çocuklardan anne babaları için anti-depresan olmaları bekleniyor.

Mutluluk, ebeveynlerin çocuklarından sıklıkla talep ettikleri bir şeydir; bizler, söylediğimiz gibi, çocuklarımızın mutlu olmalarını istiyoruz ve bizler de bir zamanlar çocuktuk ebeveynlerinin mutlu olmasını istediği. Bu da onlar için bir kaygı vesilesi olmamaktan tutun da, hayatlarını daha da zorlaştırmamaya, kederlerine çare olmaktan ebeveynlerimizin bizim elde ettiğimiz hazdan ve sağlığımızdan duyacakları hazza kadar bütün bir resim anlamına geliyor. Çocuklarımıza onların bizlere olduğundan daha bağımlıyız ve kısacası onların mutluluğuna da tabiyiz. Çocuğu mutlu eden şeyler, ebeveynleri mutlu eden şeylerle bağlantısız olmayacak. Açıktır ki, eğer bir ebeveyn çocuğunun mutlu olmaya ya da onu aramaya hakkı varmış ve kendisi de bu hakkın koruyucusuymuş gibi yaşarsa, ellerinde zor, çok daha zor bir görev olacaktır. Âşıklar çoğunlukla birbirlerini mutlu ediyor olmaları gerektiğini hissederler ama aslında kendilerini birbirleri için sorun haline getirirler.

Son olarak, kendini kaptırma kabiliyeti baltalandığında, insanların tutkularına olan güven kaybolduğunda mutluluğu aramaya dair bir hakkın ileri sürüldüğünü belirtmek istiyorum. Kendini bir şeye kaptırma olasılığı tehlikeye girdiğinde mutluluk önemli hale gelir. Çocuk mutlu olmak istememektedir -veya muhtemelen, daha doğrusu, çocuk sadece mutlu olmak istememektedir- çocuk güvende olmak ve sonra kendini bir şeye kaptırmak istemektedir. Bu nedenle, örneğin çocuğun okula gitmesi için sadece iki neden -yani hayatını kazanmak için donanım edinmekten başka- vardır: Arkadaş edinmek ve kendilerini kaptırabilecek kadar ilgi çekici bir şey bulup bulamayacaklarını görmek.

Sineklerin Tanrısı’nda “littlunlar”dan biri olan Henry’nin ana gruptan uzaklaştığı ilginç bir an vardır: “Sahile indi ve kendini su kenarında oyalandı.” diye yazar William Golding, “Kabaran denizde yaşayan küçücük saydam yaratıklar, sıcak kuru kuma vuruyordu sularla birlikte. Elle tutulmaz duyu organlarıyla, bu yeni ortamı yokluyorlardı. Son gelişlerinde bir şey bulamamışlardı ama belki yiyecek bir şey bulabilirlerdi şimdi… Henry büyülenmişti. Dalgaların kemirdiği ve beyazlaştırdığı, sularda başıboş kalmış bir değnek parçasıyla, şurasını burasını karıştırarak, çöp arayanların devinimlerini denetimi altına almak istedi… Canlı bir şeyleri egemenliği altına alınca, mutluluğu aşan bir duyguya kapıldı.”[1]

Yetişkin anlatıcı, Henry’nin kendini bu ilkel leş yiyicilerle özdeşleştirdiğin düşünebilir ve yetişkinler olmadan çocukların ne kadar kontrolden çıktıklarını veya az kontrol altında hissettiklerini ima eder. Ve sonra şu harika cümle gelir: “Canlı bir şeyleri egemenliği altına alınca, mutluluğu aşan bir duyguya kapıldı.” Henry kontrolü elinde tutuyormuş gibi hissediyor; ancak durum hiç de öyle değil ve kendini kaptırması, tek başına mutluluğun ötesinde, bundan çok daha fazlasını ifade eden bir şey. Henry mutluluktan başka bir şeyi daha çok istiyor ve öyle görünüyor ki bu, canlı bir şeyleri, ki bunlardan biri de kendisidir, kontrolü altına almak. Burada Henry’nin kendini kaptırdığı şeyin, yani mutluluğu aşan duygunun, iktidar ve canlı varlıklar üzerinde kontrol sahibi olmak olduğunu söylemek kolay ve kısmen de doğru olurdu. Fakat Golding iki şey hakkında oldukça nettir; bu bir iktidar yanılgısıdır -Golding, Henry’nin bir “üstünlük yanılgısı” yaşadığını söyler- fakat aynı zamanda, mutluluğu aşan şey, kendini kaptırmanın kendisidir. “Mutluluğu aşan bir duyguya kapıldı.” Henry’yi mutluluğun ötesinde içine çeken şey, bir yanılgıdır; başka bir deyişle, Henry oyun oynuyordur. Kendini kaptırma, kendi içinde ya da özünde ahlaki bir kazanç değildir; romanda zalim ve sadist Jack kendi istediklerini yapan birçok çocuğun dikkatini çeker. Fakat roman bağlamında, mutluluğu aşan bir şey olduğunu, istenen başka bir şey ya da ek bir şey olduğunu ve mutluluğun, aslında başka bir şeyin zayıf bir ikamesi olabileceğini ya da mutluluğun ötesindeki şeyin önüne geçebilecek bir şey olabileceğini önererek Golding, mutluluk arayışı karşısında neyin ağır basabileceği ve bu arayışta nelerin kaybedilebileceği konusunda dikkate değer bir şeyler söylemektedir. Sonu ne olursa olsun, hayal kırıklığını hissedebilmek kendini kaptırmanın ön koşuludur. Bu imkânsız olduğunda da mutluluk arayışı ağır basma eğilimindedir. Mutluluk peşinde koşma hakkı, en kötü ihtimalle, hayal kırıklığına uğramama hakkı olabilir. Eğer hayal kırıklığının doğal akışını izlemesine izin verilmezse kendini kaptırma gerçekleşmez; sadece mutsuzluktan kaçanlar olur. Aslında tek istediği iştahını geri kazanmak olan çocuğa mutluluk kakalanır. Mutluluğu arama hakkı, saklanma arzusu için göstermelik bir öykü olabilir.

[1] Çev. Mina Urgan. İş Bankası Kültür Yayınları – Modern Klasikler. 2006.

Yazan: Adam Phillips
Çeviren: Zeynep Şenel Gencer
Kaynak: The Guardian

Libido Portal’da yayımlanan, Libido yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.