Hepimiz mutlu olmak istiyoruz; çocuklarımızın mutlu olmasını istiyoruz ve mutluluğu nasıl elde edeceğimiz konusunda tavsiye veren sayısız kitap var. Fakat bu gerçekten amaçlamamız gereken şey mi?

“Bir sinek beni deli ediyor, onu öldürüyorum: Sizi rahatsız eden şeyi öldürüyorsunuz. Eğer sineği öldürmeseydim saf liberalizmden kurtulmuş olurdu: Bir katil olmamak için liberal oluyorum.” Roland Barthes [1]

“Mutlu bir kişi olarak nitelendirilmezdi.” diye yazmıştı Diana Trilling, eşi eleştirmen Lionel Trilling hakkındaki hatıratlarında. “Nitekim mutluluk ve hayatta mutlu olduğunu iddia eden ya da mutluluğu hayattaki diğer tatminlerin üzerinde tutan insanlar hakkında kötü düşünürdü… Ciddiyet, insanın arzulanan durumuydu.” Mutsuz bir insanın neden mutluluğa değer vermeyeceği ve ciddiyetin neden mutluluğa alternatif olarak görülebileceği konularında her türlü varsayımı yapmak veya sadece Trilling’i mutlu eden şeyin ciddiyet olduğunu söylemek kolaydır. Mutluluğu kapsayıcı bir ideal gibi gösterme yollarından biri de -bizi baştan çıkardığı yollar- tabiatı gereği bizim için en önemli olan şeylerin bizi mutlu ettiğini ve onların iyi olduklarını bu yolla tayin ettiğimizi iddia etmektir. Tek bir kelime ahlaki tasavvurun işini yapabilecekmiş gibi.

Veya mutluluk birinin tutkusuysa, diyelim ki köle ticaretinin hikâyesini öğrenmekten veya haberleri izlemekten veya aslında yaşlanmaktan bile kaçınılacağını söyleyebilir miyiz? Ve yine de insanların birbirlerine yapabilecekleri korkunç şeyleri ve insanların birbirlerine yaptıkları korkunç şeylerin tarihini öğrenmek önemlidir -bunlarsız bir hayat düşünemeyiz- ve bunlar bazı insanlara büyük haz -psikanalistlerin söyledikleri gibi çeşitli hazlar- verir. Çocuk sahibi olan veya çocukları tanıyan ya da çocuk olmanın ne demek olduğunu hatırlayan herkes, kardeşlerine eziyet etmenin çocukları ne kadar mutlu edebileceğini bilir. Ve eğer mutluluğa değer veriyorsak elimizde olmadan [mutluluğun] hangi ahlak şartlarını gerektirdiğini, bizleri ne tür bir ahlaklılık haline dâhil edebileceğini merak ederiz.

Başka bir deyişle, mutluluk kavramının her zaman karmaşık şekilde algılanması şaşırtıcı değildir. Aklı başında kimsenin, özellikle de şimdi, mutsuzluğu savunmayacağını düşünebiliriz ve yine de mutluluğun teşviki, tercih edilmesi, mutluluğun hak edildiğine dair bir varsayım, beraberinde hoşumuza gitmeyecek birçok şey getirir. Ve mutluluk arzusu kendimiz hakkında daha az sevdiğimiz şeyleri açığa çıkartabilir. “Hayatı, mutluluğun peşinde koşmak olarak algılayan bir insan kronik olarak mutsuz olmalı.” diye yazmıştı antropolog Marshall Sahlins.

Ne yapmamız gerekecek? Neye dönüşeceğiz? Mutlu olmak istiyorsak neden vazgeçmek ya da neyi görmezden gelmek zorunda kalacağız? Peki, eğer mutluluğu veya onun peşinde koşmayı bir çeşit hak olarak görüyorsak? Yetersiz olduğuna hükmettiğimiz, sürekli tehdit altında olan şeyleri temize çekme eğilimindeyiz. Kıtlığın olduğu yerlerde, insan hakları öne sürülür ve hakların müdafaası, gereksiz addedilen kıtlık algısına karşı tepkisel bir tutumdur. Veya farklı biçimde ifade etmek gerekirse, bir şeyi hak olarak tanımlamak, önemli bir arzuyu sözel olarak dayatmanın, bir isteğin önemli olduğu izlenimi vermenin yolu olabilir.

Mutlu olma ya da mutluluğun peşinde koşma hakkı konusundaki üç oldukça açık önerme ve kuşku ile başlamak istiyorum. Ve hayal kırıklığı hakkının, mutluluk hakkından daha yararlı ve ilginç -daha canlandırıcı- olabileceğini belirtmek isterim. Bu demek oluyor ki hayal kırıklığı için çözümün tatmin olduğuna veya mutluluğun mutsuzluğun çaresi olduğuna veya kötü şeylerden kurtulursak iyi şeylerin olmaya başlayacağına dair yaygın ve pek makul fikirlere karşı çıkmak istiyorum. Mutluluk ve onun peşinde koşma hakkımız olduğu düşünceleri, bazı zamanlar, aynı idealler gibi gerçek dışı ve çılgıncadır ve çılgınca hayal ürünü olduklarından dolayı da bilinçsizce kendilerini yok etme eğilimine sahiptir.

Mutluluk her zaman takip edilebilecek bir şey olmadığı için, onu çoğu zaman talihli bir yan etki olarak görmeliyiz; hesaplanabilir ya da hesaplanmış bir son olarak değil. Mutluluğu bu kadar kolaylıkla böyle bir son haline getirmek, en kötü yanlarımızı ortaya çıkarır. Eğer bu, John Lennon’ın ünlü “mutluluk siz başka bir şey yaparken başınıza gelen şeydir.” sözünü yeniden yazdığımız bir yorumlamaysa aynı zamanda, kıtlığın gerçeklik algısının ayrılmaz bir parçası olduğunu da öne sürer; bu noktada, mutluluğun planlaması yerine, Philip Larkin’in “Born Yesterday” (Dünkü Çocuk) şiirinde “beceriyle / tetikte, uysallıkla / vurgulamadan, büyüleyerek / mutluluğu yakalamak” olarak adlandırdığı şeyi düşünmeliyiz.

Mutlulukla olan ilişkimiz çoğu zaman gerçekleri tüm berraklığıyla görmeye ilişkin bilinçdışı bir arzuyu açığa çıkarır. Onu istemek ve ona sahip olmak bütünüyle farklı iki şey gibi görünebilir. Dilemeyi ilginç kılan da budur; çünkü dilemek her zaman çok bilinçli bir eylemdir. Dilediğimizde zevklerimizden çok eminizdir, ne istediğimizi bildiğimiz konusunda hiç kuşkumuz yoktur. Mutluluğumuzu planlayabileceğimiz inancı -mutluluk adalete yakın bir şeymiş ve biz bu yönde çalışabilirmişiz gibi-  tam da bizi ilgilendiren o şeyi yanlış teşhis etmek anlamına gelebilir.

Bu noktada sizlere oldukça açık olan üç önerme sunmak istiyorum: İlk olarak, Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu[2]ndaki “ Mutluluk gerçekte öznel bir şeydir.” ifadesini öznel olarak alıyorum; yani hem kişisel hem de kişiye özgü olarak. Bizleri mutlu eden şeyin mahiyeti şaşkınlık verici olabilir ve bunun ille de başkalarını mutlu etmesi beklenemez. Bu durum hayatlarımızda, özellikle, cinsellik gibi mutluluğun iletildiği alanlarda önemli sonuçlar doğurur. Ve bu da mutluluğu sosyal ve ortak bir arayış olarak karmaşık hale getirir. Sadece birinin seksüel tatmin elde etme hakkımız olduğunu ne için önerebileceğini düşünmek ve bunu da hem bunu yapmanın yolunu nasıl bulacağımızı hem de onun adına ne kadar kötü şeyler yapılabileceğini hayal edebilmek için yapmak zorundayız.

İkincisi, kötü şeyler bizi mutlu edebilir ve kötü şeyler derken herkesçe kabul edilemez addedilen şeyleri kast ediyorum. Bazı insanlar şüphesiz Yahudilerin veya homoseksüellerin veya mültecilerin olmadığı bir dünyada yaşamaktan mutlu olabilirler. Bazı gerçekten kötü olarak nitelendirebileceğimiz şeyler de var; örneğin başka insanlara ve diğer hayvanlara zarar vermek; bu eylemler bazı insanlara özlemini duydukları zevki veriyor. Bir psikoterapi seansında bana sadece yakaladığı sıçanların ayaklarını kestiğinde mutlu olduğunu söyleyen 10 yaşında çok mutsuz bir çocuk hatırlıyorum. Bunun kendisini “gerçekten uyanmış”, sanki “dünyada en çok sevdiği odanın ışıklarını açıyormuş gibi” hissettirdiğini söylemişti. Zalimlik ve aşağılama bazı insanları, muhtemelen zaman zaman pek çok insanı mutlu eder ve bu mesele sadece onların gerçekten mutlu olmadıklarını ya da bir şekilde sapkın veya hasta olduklarını söyleyerek üstesinden gelebileceğimiz bir şey değildir. Katlanamayacağımız mutluluk biçimlerini patolojik hale getirme eğilimindeyiz. Eğer mutluluğa ya da mutluluk peşinde koşmaya -iki farklı şey- hakkımız varsa o zaman insanları mutlu eden her şeyi kabul etmeliyiz. Bu onların sözüne inanmak anlamına geliyor. Zalimlik insanları mutlu edebilir. Ardından, mutluluğun hangi sorunun ya da daha doğrusu sorunların çözümü olarak kabul edildiği hakkında düşünmek isteyebiliriz. Örneğin zevk aldığımız birçok şeyin yasak olması ya da öyleymiş gibi hissedilmesi, kendi açmazımıza özgü değildir (Freud’un Oedipus kompleksi hakkındaki yorumu bu konuda düşünmenin bir yoludur). Kısacası, her çocuğun ve dolayısıyla her yetişkinin bildiği gibi kötü olmak sizi mutlu edebilir. Mutluluk özneldir, birçok şekle girebilir ve bu biçimlerden biri ahlaksızlıktır.

Son olarak önemli noktalardan biri de -yine de en az heyecan verici olanı- üçüncü noktadır: Bazı insanlar mutsuz olmayı severler. Doğrusu bazı insanlar için hayat bir mutsuzluk arayışı olarak anlamlıdır. Bazı insanların sanki mutluluk fobik bir nesneymiş ve korkunç şeylere gebeymiş gibi mutsuz olmak, kendi ıstıraplarını tasarlamak için yapabilecekleri şaşırtıcıdır. Ve bizler mutsuz olma hakkından bahsetmeyiz ki aslında bundan söz etmemiz gerekir. Sonuçta mutsuzluk, başka birçok şey arasında adaletsizliğin veya kaybın tescili olabilir. En iyi ihtimalle, mutluluk arayışına adanmış bir kültür, diyelim ki adaletsizliğin azaltılmasına da adanmış olabilir; ama en kötü ihtimalle, mutluluk kültürü, bir dizi duyguyu ve algıyı yasaklayabilir.

Bazen, psikanalizin kültür içinde insanların mutsuz olmasına izin verilen son yerlerden biri olduğu söylenir. Ve açıkçası psikanaliz, bir insanın mutsuz olma hakkını fiilen teşvik etmese de korur. Mutluluğun öznelliği, bireyin gerçekten sevdiği ve haz aldığı şeyin ne olduğu, hazların ahlaksızlığı, sınırları aşmanın cazibesi, sapkınlık şeklinde mutluluk, haz korkusu ve mazoşist çözüm; bütün bunlar psikanalizin malzemeleridir ve sadece ona ait değillerdir.

Bununla birlikte, tarihsel olarak, psikanaliz, kendisiyle çelişkili görünen bir dizi siyasi önermenin mirasçısıdır veya en azından tuhaf bir açıdan bunlara meyillidir. Eğer Freud ve mutluluk çok da umut verici bir konu gibi gelmiyorsa Freud ve haklar daha az ümit vaat edicidir (Freud’un çalışmalarında insan haklarına sadece bir gönderme vardır). Haklar da sınıflar gibi asla psikanalizin ilgi alanında olmadı; ancak, ihmaller, bazılarına göre önem arz edebilir. Freud Psikanalize Yeni Giriş Dersleri kitabında “Sözde insan haklarına fazla güvenmeyin” der gibidir; onlar iç ahlakın vahşiliğiyle -süper ego ya da “vicdan”- kıyaslanamazlar. Haklarla ilgili tüm konular, birey, melankolik birey, özetle kendi içsel rejiminden azat edildiğinde ortaya çıkar (“belirli bir zamandan sonra, bütün ahlaki yaygara sona erer, süper egonun tenkitleri sessizdir, ego iyileştirilmiştir ve bir sonraki saldırıya dek bütün insan haklarının tadını çıkarır.” ). Ahlak en azından bu hastalarda, daha yüksek bir güçmüşçesine hediye olarak nitelenebilecek insan haklarının da olduğu gibi dönemseldir.

Freud, “Normal suçluluk duygumuz”, “ego ile süper ego arasındaki gerilimin ifadesidir” diye yazar. Bunun anlamı şudur: Mutluluğumuz kim olduğumuz ile içselleştirilmiş ahlakımızın emirlerine göre kim olmamız gerektiği arasındaki mesafeye bağlıdır. Çoğunlukla mutsuzuz çünkü nadiren olmamız gerektiği gibiyiz. İçsel otoriteler fazlasıyla açgözlü ve sadist -Freud’un yazdığı gibi aşırı sert, suiistimal etmeye yatkın, aşağılayıcı- olduğunda mutlu olma ihtimali var mıdır?

Mutlu olma yâda onun peşinde koşabilme hakkı, cömert bir süper egoya ya da bireyin hazzının tarafında olan, canlı hissetmenin yanlış veya doğru olmaktan daha önemli olduğu görüşünü destekleyen bir süper egoya sahip olma hakkı demektir. Bu da Freud’un haz arayışının süper egoyu teşvik ettiğine, çağırdığına dair daha sarsıcı ironilerinden biridir. Ve tabii ki, haz yasak olduğunda ve eğer yasaksa ona yönelik bir arayış da ceza gerektirecektir. Ücretsiz öğle yemeği diye bir şey yoktur. Fazilet kendi kendinin ödülü olmalıdır. Haz arayışını takiben ceza gelecektir. Bir hedonistten daha ahlakçı, daha zorlayıcı kimse yoktur.

Mutluluk hakkı veya ona yönelik bir arayış benim konum olduğuna ve ben de çocuk psikoterapisi eğitimi almış olduğuma göre, tüm söylediklerim, Thomas Jefferson’ın Bağımsızlık Bildirgesi’ndeki ünlü cümlesini pediyatri uzmanı ve psikanalist D. W. Winnicott’un çocuk gelişimi hakkındaki hikâyesinden bir parçayla bir araya getirmek için uzun bir girizgâh oldu. Mutluluk ya da bunun peşinde olma hakkının çocuğun gelişimiyle ne ilgisi olduğunu -eğer bir ilgisi varsa- ya da Jefferson’ın kuruluş bildirgesinin çocuğun kişisel gelişimi olan bağımsızlık bildirgesiyle bir ilgisi olup olmadığını sormak isterim.

“Bu gerçeklerin aşikâr olduklarını; bütün âdemlerin eşit yaratıldığını, yaratıcıları tarafından, içlerinde Hayat, Özgürlük ve Mutluluk arayışının da olduğu bir takım vazgeçilmez Haklarla donatıldıklarını kabul ederiz.” Bazılarımız şimdi Yaratıcı kısmına inanmıyor olabilirler, bazılarımız, içine doğdukları koşullar açıkça hiç de eşit değilken insanların eşit doğduğu düşüncesine inanmakta gitgide daha çok zorlanıyor olabilirler ve birçoğumuz da Jefferson’ın “âdemler” derken “insanlar”ı kast ettiğini varsaymak isteyecektir. Ve yine de, birçok insanın fark ettiği gibi, mutluluk arayışı -ne Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nde ne de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde bahsedilmediği halde- tuhaf biçimde belirgindir; Jefferson’ın saydıkları arasında, arayış olan tek şeydir.

Yazının 2. bölümü için tıklayınız.

[1] Roland Barthes. Çev. Mehmet Rifat. Yapı Kredi Yayınları. 2015. ISBN: 9789753637459.
[2] Çev. Haluk Barışcan. Ötekini Dinlemek Dizisi. Metis Yayıncılık. 2014. ISBN: 9789753422062

Yazan: Adam Phillips
Çeviren: Zeynep Şenel Gencer
Kaynak: The Guardian

Libido Portal’da yayımlanan, Libido yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.