Soykırım üzerine yapılan çalışmalar, genelde sosyolojik yaklaşımlardan ziyade hukuki ve tarihsel bakış açılarıyla şekillendirilmiştir. Raphael Lemkin’in ve Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin hazırlayıcılarının önde gelen çabaları sayesinde hukuk, suçun tanınmasını sağlamış, Eski Yugoslavya ve Ruanda için uluslararası ceza mahkemelerinin çalışmalarında son dönemde yapılmış soykırımların tanınmasına yönelik ilerleme kaydetmeye devam etmiştir. Tarihsel çalışmalar, soykırım araştırmalarının büyük çoğunluğunu gün yüzüne çıkarmış ve bilgi birikimimizin temellerini oluşturmuştur. Ancak hukuk, soykırımı sıkça çok yakından bağlantılı olduğu “insanlık suçu” ve “savaş suçları” klasmanlarından ayırarak ve açıklama yerine bireysel cezai sorumlulukla alakadar olarak çok dar bir odak noktası oluşturur. Tarihsel çalışmalar da, zaman ve mekan ayrımında “soykırım” olarak kolektif aktörler tarafından bir dizi eylem tanımlamamıza neden olan ortaklıklar yerine, bazı olayların özelliğini vurgulama eğilimindedir. Nitekim, tarihsel çalışmaların büyük çoğunluğu, diğer soykırımlarla olan ortaklığının tarihçiler tarafından sıkça sorgulandığı bir olay olan Holokost‘u ele almaktadır.

Bu nedenle soykırım üzerine yapılan çalışmalar, bunun bir tür sosyal eylem ve sosyal ilişki olduğunu açıkça belirten bir sosyolojik çerçeve gerektirir ve de diğer sosyal eylem ve yapı türleri ile olan tipik bağlantılarını açıklar. Son çıkan kitaplarda (Shaw 2003 ve 2006), bu iki merkezi ve birbiriyle ilişkili soruyu anlamaya yönelik bir çerçeveyi özetledim. Benim yaklaşımım, soykırımı savaşla yakından ilişkilendiriyor ve bu da bu makalenin başlıca odak noktası olan bu bağlantıdır.

Savaş ve soykırım arasındaki bağlantı kaybı

Soykırımın ilk olarak savaş bağlamında kabul edildiği açıktır. Kelime, ilk kez Lemkin tarafından Axis Rule in Occupied Europe (1944) adlı kitabında, sivillere yapılan zulümleri tanımlamak için kullanılmıştır. Kendisinin de tanımladığı gibi, soykırım, işgal altındaki çeşitli halklar arasında “ulusun bütün unsurlarına yoğunlaşmış ve düzenlenmiş bir saldırı” idi. Soykırım, savaş bağlamında ortaya çıkan, ancak esasında “meşru savaşa karşı olan savaşa” yönelik bir kampanyaydı:

Soykırım, savaşın tebaaya ve sivillere değil, egemenlere ve ordulara yönelik olduğunu savunan doktrinin antitezidir. Uygar toplumdaki modern uygulamasında bu doktrin, savaşın devletlere ve silahlı kuvvetlere karşı yapıldığı ve halka yönelik olmadığı anlamına gelir. Antik çağlarda ve Ortaçağ’da meydana gelen imha savaşlarından sonra, ‘ordu ve devletlere karşı yürütülen faaliyetlerle sınırlı savaşlar’ kavramının oturabilmesi için uygar toplumun uzun bir evrim sürecinden geçmesi gerekliydi. ” (Lemkin, 1944:80)

Bu son derece önemli beyan, soykırımı savaştan ayrı bir suç eylemi olarak tanımlamanın hala “uygar” ve “uygarlaşmamış” savaşlar arasındaki modern ayrıma bağlı oluşuna nokta atışı yapmıştır. Sadece bir yandaki “egemenler ve ordular” ile diğer yandaki “tebaa ve siviller” arasında ayrım yapılarak soykırım, savaştan farklı kılınabilir. Soykırım, daha geleneksel savaş bağlamının dışındaki “barış zamanında”, en azından istisnai olarak ortaya çıkabilecek sui generis* bir suç olarak tanımlanmalıysa da, aslında tarihi “imha savaşları”nın yeni, modern bir biçimi idi. İçerik ve anlam açısından soykırımı savaş ile ilişkilendiren bu bağlantılar, fikrin ilk hukuki kullanımlarının merkezinde kaldı. Ancak soykırım, saldırgan bir savaş bağlamında gerçekleştiğinden, Birleşmiş Milletler Nürnberg’de Nazi liderlerini yargılama yetkisine sahip olduğunu düşünüyordu. Yine de, soykırımı en büyük uluslararası suç olarak niteleyen sonraki tanımda BM, onu savaştan ayırdı. Dolayısıyla, 11 Aralık 1946’da oybirliği ile kabul edilen Genel Kurul’un 96 (I) sayılı kararı, soykırımı “bütün insanlık gruplarının varoluş hakkının reddi” olarak tanımladı; “zira cinayet, ferdi olarak insanların yaşama hakkının inkar edilmesidir.” William Schabas’ın (2000: 46) yorumladığı gibi, bu formülasyon “soykırım ile silahlı çatışma arasındaki herhangi bir bağ”ı ortadan kaldırdı; bu, onun için “Nürnberg içtihadının talihsiz mirası” idi. Gelgelelim, bunun hayırlı bir hareket olup olmadığını sorgulamak için bir neden var. Soykırım ile meşru savaş arasındaki temel farklılığının ve sivil nüfusa yönelik yapılan buna benzer kasıtlı bir saldırının ve başka türlü meşru savaş sırasında sivillere ya da askerlere karşı işlenen suçların arasındaki farkın vurgulanması kesinlikle önemli olmakla birlikte, bu formülasyonlar 1948 Soykırım Sözleşmesi’nde neticelenerek, bu tarz farklı eylem türleri arasındaki derin bağların anlaşılmasını da azalttı.

*Sui generis: Kendine özgü.

Bağlam ve nedensellik bağlantıları

Bu bağlantılar bağlam ve dolayısıyla nedensellik olarak tanımlanabilir; aynı zamanda, daha derinden, anlam demektir. Soykırımın savaşla bağlamlaştırılması, tarihî çalışmaların çoğunda kendini gösterir. Nazizmle başlayan bu soykırım hareketinin, savaş tecrübesi ve militarist ideoloji tarafından özünde ne kadar tanımlandığı aşikardır. Sokak çatışmaları yaşadıkları ilk günlerinden itibaren Nazi partisi, komünistler, Yahudiler ve homoseksüeller gibi siyasi ve sosyal grupları devasa bir jeopolitik komplo ile bağlantılı olarak “yok edilecek” düşmanlar olarak tanımladı. Soykırım politikaları, Nazi rejiminin Alman toplumu üzerindeki hakimiyetini güçlendirmesiyle başlamış olsa da, kanlı süreç, Almanya’nın saldırgan savaşa girmesiyle başlamış oldu. Savaşın başlamasıyla birlikte rejim, mücadele için daha büyük önem arz eden diğer insanlara hastanelerde yer açmak adına engelli vatandaşlarının hayatlarını soğukkanlı bir şekilde sona erdirmeye başladı. Yine savaşla beraber Nazizm, aşağılık olarak görmekte olduğu Polonyalıları ve onlarla birlikte Avrupa’daki en büyük Yahudi nüfusunu zapt etti. Saldırı ve geniş askeri hareketler kisvesi altında kadim uygarlıkları yok etmek, Polonyalıları doğuya, Yahudileri gettolara sürmek mümkündü. Savaşın Sovyetler Birliği’nin istilasıyla daha da şiddetlenmesinden sonra, Nazi politikasının yönü; komünistler, Çingeneler ve bilhassa Yahudilerden oluşan düşmanlarının fiziksel varlığının yok edilmesi doğrultusunda ilerledi.

Benzer bağlamlar, diğer büyük soykırımlarda da geçerlidir. İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyet rejimi, Çeçenleri ve Volga Almanlarını potansiyel birer Nazi müttefiği olarak görerek yok etti. Kızıl Kmerler, ABD destekli Lon Nol rejimine karşı açtıkları savaşı, etnik ve ulusal azınlıkların yanı sıra şehirli ve eğitimli kesime de uyguladıkları soykırımın ilk aşamasını tamamlayarak noktaladı. Yakın geçmişte Sırp milliyetçileri, Hırvat ve Bosnalı Müslüman halkları yok etmek suretiyle Eski Yugoslavya’da savaş açtı. Ruandalı Hutu milliyetçileri, rejimleri Ruanda Yurtseverler Birliği’nin imzasını taşıyan başarılı silahlı saldırılarla karşı karşıya kalırken, muhalefete ve Tutsi halkına yönelik soykırım başlattı. Sırbistan, Kosova Kurtuluş Ordusu saldırılarına ve özellikle de NATO tarafından gerçekleştirilen bombardımana karşılık olarak, Kosovalı Arnavut halkına soykırım operasyonu düzenledi.

Bu örnekler ve diğerleri, soykırım ile savaş arasındaki yakın bağlantı fikrini destekler niteliktedir. Soykırımlar geleneksel savaş bağlamının dışında ortaya çıkmaktadır; ancak bunlar, Stalin dönemi Rusya’sında ve Mao rejimindeki Çin’de köylülere ve ulusal azınlıklara karşı yürütülen kampanyalar gibi, militarist rejimler tarafından yönlendirilme eğilimindedir. Bu rejimlerin yakın tarihte gerçekleşen iç savaş geçmişleri vardı ve silahlı düşmanlar biçimindeki sosyal gruplarla karşılaştılar. Bununla birlikte, bu örnekler “savaş”ın soykırımın başlı başına bir sebebi olduğuna dair bir fikre dikkat çekiyor; savaş zamanındaki birçok soykırım vakası, bazı savaşların neden soykırımlara tanıklık ettiğini, neden bazı tarafların soykırım yaptığını ve diğerlerinin yapmadığını bizlere anlatmıyor. Bu çok sayıdaki vakanın yaptığı şey, soykırımı savaştan, kavramsal veya nedensel olarak, kesin bir şekilde ayırmaya çalışan yanlış anlamanın altını çizmek ve bu bağların merkeziyetine işaret etmektir.

Anlam bağlantıları

Sebep olan “savaş”ın kendisi değilse de, soykırımın gerçekleşmesinde savaş fikirleri önemlidir. Örgütlü, silahlı bir kolektif aktör, bir sosyal grup ya da topluluğu düşman olarak, yalnızca siyasi değil, aynı zamanda askeri anlamda yok edilmesi gereken bir düşman olarak benimsediğinde ortaya çıkar. Dolayısıyla, Lemkin’in gayrimeşru bir savaş olarak erken dönem soykırım formülasyonu ile savaş ve soykırım tanımlarında yıkımın ortak unsurunun önemi devam etmektedir. Savaş, Clausewitz’i takiben, silahlı bir düşmanın gücünün ve direnme arzusunun, silahlı bir aktör tarafından yok edilmesidir. Soykırım, silahlı bir aktör tarafından silahsız bir sosyal grubun gücünün ve direnme arzusunun yok edilmesidir. Nitekim, sınırları savaş hukuku, felsefesi ve kuramından yararlanılarak çizilmiş olan soykırım ayrımında, silahlı ve silahsız (siviller), teşkilatlı ve teşkilatsız askeri güç ve de sosyal ve kültürel güç arasındaki ayrımları anlamak önemlidir. Her seferinde farklı türde aktörler tarafından yürütülmesi dışında, eylem olarak soykırım savaşa çok benzer bir şeydir, ancak “normal” savaşta karşıt aktörler teşkilatlı askeri tiptedir. Oysa savaş, sadece bir aktörün diğerine yaptığı bir şey değildir, bu yüzden soykırım, silahlı ve silahsız aktörler arasındaki ilişkileri de kapsar. Soykırım çoğu zaman “faillerin mağdurlara yaptıkları” gibi düşünülür, ancak ne kadar eşitsiz ve çarpıtılmış olsa da aslında bir sosyal çatışma biçimidir, böylece faillerin, mağdurların (ya da tam tersi) tepkilerini hesaba katmaları gerekir. “Çaresiz” kurbanların zihninde ya da vekiller vasıtasıyla, hiçbir direniş olmadan gerçekleşen soykırım fikri absürttür, soykırımın “tek taraflı” karakterinin bir reductio ad absurdum’udur*.

*Reductio ad absurdum: Olmayana ergi.

 Değişen savaş yapıları ve çağdaş soykırım

Savaş fikrini -çok önemli farklılıklarla- soykırım eylemi ve çatışma biçimleriyle ilişkilendirebilirsek, farklı dönemlerde belirli savaş biçimlerinin soykırım olasılığı oluşturma yollarını keşfetmemiz gerekir. Soykırımın anlamından nedenselliğine doğru ilerlerken, savaşın yapıları merkezi olacaktır. En militarize rejimler dışında -hatta sıkça onlarda bile- bir sosyal grubun operasyonel biçimde yok edilmesi nadiren gerçekleşir ya da en azından fail devlet veya hareket büyük bir silahlı çatışmaya kalkışana kadar, en uç aşamalara ulaşmaz. Geleneksel ya da parti/hareket temelli silahlı kuvvetlerin seferber edildiği ve şiddet uyguladığı yerlerde, onları sivillere karşı yeniden yönlendirmek daha kolaydır. Bu, elbette, tarihsel olarak, modern topyekûn savaşların on dokuzuncu yüzyılın sonlarında ve yirminci yüzyılda toplumların geniş çaplı fiziksel, ekonomik, sosyal, kültürel ve ideolojik seferberlikleri ve özellikle de kolaylaştırılmış soykırım ile gelişme gösterdiğini öne sürmektedir. Lemkin’in belirttiği gibi, bir “imha savaşı” fikrinin tarihsel öncülleri olsa da, modern soykırım, modern savaşın bir ürünüdür. Tüm savaşlarda taraflar soykırım uygulamamış olsa da, tüm nüfusun seferber edilmesinin yine bu nüfusun hedef haline gelmesine sebep olan savaşın ortak yapısı, soykırımcı devletlerin ve hareketlerin ideolojilerinde belli başlı sivil toplulukları “düşman” olarak benimsemelerini kolaylaştırmaktadır.

Yirminci yüzyıl savaşlarının bu önemli yapısal özelliğini teşhis etmek, doğal olarak, savaşın değişmesiyle birlikte soykırım kalıplarının da değiştirilip değiştirilmediğinin ve nasıl değiştirildiğinin sorulmasına yol açar. Gelişmiş sanayi devletlerinde topyekûn savaş seferberliğinin azalması, uluslararası sistemde büyük devletler arasındaki savaşın kendisi, aynı zamanda klasik totaliter devletlerin ortadan kalkması; her biri, büyük ölçekli, aşırı ideolojik ve çok hedefli soykırımlardaki düşüşle ilişkili görünüyor. Öte yandan, eski imparatorlukların çok sayıda ulus-devlete bölünmesi, çoktandır devam eden etnik homojenleşme eğiliminin uzantısı ile ilişkilendirilmiştir, böylece soykırım sürgünü (genellikle üstü kapalı şekilde ‘etnik temizlik’ adıyla tanınır), aslında daha da yaygın hale gelmiştir. Küresel gözetim savaşının ortaya çıkışı (Shaw 2005:Bölüm 3), yerel devletlerin ve silahlı hareketlerin faaliyetlerinin geniş çaplı uluslararası politik, hukuki ve medya gözetiminde olması gerektiği anlamına gelir, ancak şimdiye kadar bu durum soykırım için herhangi bir engel olmaktan ziyade, soykırımcı politik güçler tarafından yeni manipülasyon ve inkar eylemlerini teşvik edici olmuştur. Örneğin, küresel düzende seçmen demokrasisinin normalleştirilmesi, rejimler seçmenlerini homojenleştirmeye çalıştığı için, kanlı bir sürgün için teşvik oluşturmuştur. Benzer şekilde, silahsız nüfusa karşı uygulanan dikkat çekici terörist zulümlerin küresel medya etkisi, nispeten zayıf silahlı ağların, sivilleri asıl hedef haline getirmelerinde teşvik edici olmuştur; böylece çağdaş gerilla savaş biçimlerini gitgide soykırım yönüne doğru itmiştir.

Sonuç

Bu nedenle, sosyal teori tarafından bilgiye dayanan soykırım yaklaşımım, soykırımı çoğunlukla daha genelleştirilmiş, daha geleneksel savaş bağlamlarında yer alan silahsız düşmanlardan ziyade, sivil toplumsal gruplara karşı açılan savaşın gayrimeşru bir biçimi olarak yorumluyor. Bir kez başlatılan soykırımın, genellikle soykırım muhalifi askeri eylem tarafından durdurulması gerektiği doğru olsa da, soykırımı önlemeye yönelik daha derin politikaların, küresel toplumdaki savaş olasılıklarını azaltmaya yönelik politikalarla yakından bağlantılı olması gerektiği sonucuna varılmaktadır.

 Kaynakça

Lemkin, R., 1944, Axis Rule in Occupied Europe: Laws of Occupation, Analysis of Government, Proposals for Redress, Washington: Carnegie Endowment for International Peace, Department of International Law.
Schabas, W., 2000, Genocide in International Law, Cambridge: Cambridge University Press.
Shaw, M., 2003, War and Genocide, Cambridge: Polity.
Shaw, M., 2005, The New Western Way of War, Cambridge: Polity.
Shaw, M., 2007, What Is Genocide?, Cambridge: Polity.

Yazar: Shaw Martin
Çeviren: Selenge Tümtürk
Kaynak: sciencespo

Libido Dergisi’nde yayımlanan, Libido Dergisi yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.