“Dengeni kaybetmektense onu korumanın daha tehlikeli olduğu durumlar vardır.”

Anaïs Nin, 1945 yılının Haziran ayında, duygusal aşırılığın değeri üzerinde kafa yorarken günlüğüne büyük sanat eserlerinin büyük korkulardan, büyük yalnızlıklardan, büyük yasaklardan, istikrarsızlıktan doğduğunu ve sanatın bunları her zaman dengelediğini yazmış. Ancak bizim mecburi denge arayışımız, örneğin zalim hayat/iş dengesi kavramını ele alalım, “aşırı”yı ortadan kaldırmak üzerine kuruludur ve “aşırı”yı içsel bütünlük ve denge için tamamlayıcı olarak görmekten ziyade onu kontrpuan olarak aşındırmaya çalışır.

Ünlü psikanalist ve yazar Adam Phillips bu çelişkili ilişkiyi, denge hakkındaki düşüncelerimizi alt üst eden ve denge arayışımıza ayak bağı olan birçok efsaneyi araştırarak “modern toplumların bizi hapsettiği, aynı anda birden fazla şey yapmak zorunda kaldığımız durumlar” hakkındaki makalelerin yer aldığı olağanüstü bir derleme olan On Balance (Denge Üzerine) adlı kitabında ele alır.

John Stuart Mill’in 1834’teki “denge sözcüğünde garip bir biçimde büyüleyici bir şey var gibi; sanki, bir şey denge olarak adlandırılıyorsa sırf bu nedenle iyi olmak zorundaymış gibi. “ açıklamasını göz önüne alarak Phillips şunları yazıyor:

“Gönlümüzü kaptırdığımız insanlar, iyi ya da kötü yönlerinden dolayı garip bir şekilde çekici bulduğumuz insanlardır; bize ilham veren insanlarda (ya da fikirlerde) da olduğu gibi. Mill’in bu basit gözleminin tuhaflığı, bize dengemizi kaybettirme eğiliminde olanın tuhaf bir şekilde çekici olmasından kaynaklanır. Mill, tuhaf mantığıyla denge kavramının bizi dengesizleştirebileceğini ima ediyor.”

David Whyte’ın nasıl da şairane bir gözlemle dile getirdiği gibi altında bizim için gerçekten önem taşıyan şeylerin bir göstergesi bulunan öfke gibi, Phillips, bu denge bozucu hareketlerin canlılığımızın hayati ve belirtici bir parçası olduğunu iddia ediyor:

“Çoğu zaman ayağa kalmak düşmekten daha kolay olsa bile belki de dengemizi kaybetme isteğimizi küçümsememeliyiz. Aslında bir şeyin bizim için önemli olduğunu gösteren şey, istikrarımızı kaybetmemizdir.”

Phillips, iyimserliğin gerekli fazlalığını ve niçin yapay bir dengenin, bazen böyle “tuhaf bir şekilde çekici olan” istikrar kaybına teslim olmaktan daha tehlikeli olduğunu ele alıyor:

“Sadece iyimserliğimizi sınadıktan sonra gerçekten realist olabiliriz. Hayatlarımızın hangi alanlarında dengeli görüşe sahip olmayı amaçlamanın gerçekçi (hatta iyimser) olduğu ve hatta hayatlarımızın hangi alanlarında dengeli görüşün istediğimiz hayatı elde etmemize yardım edeceği her zaman açık değildir. Dengeleyici eylemler eğlencelidir çünkü risklidir; ama dengenizi korumanın kaybetmekten daha tehlikeli olduğu durumlar vardır.”

Kitaptaki en heyecan ve ümit verici şekilde dengeleri alt üst eden bölümlerden biri olan “On Being Too Much for Ourselves” (Kendimiz için Çok Fazla Olmak) başlıklı makalede Phillips, aşırılıkla ilişkimizde özellikle acı verici olup çoğunlukla hastalıklı meşguliyetimizden beslenen bir boyutu ele alıyor. Öz güven kazanmak için “verimli yalnızlığın” önemli rolünü daha önce keşfeden Phillips şöyle yazıyor:

“Hayatın bizim için çok fazla olduğunu hissetmek bizim için sıra dışı değildir. Ve gerçekten bunun üstesinden gelmemiz gerektiğini, baş edilecek çok fazla şey -çok fazla gereksinim- olsa da bunlarla baş etmek için gerekli şeylere sahip olmamız gerektiğini hissetmek de sıra dışı değildir. Günlük hayatın stres ve baskılarıyla karşılaşan insanlar artık kendilerini hemen başarısız hissediyorlar ve öyle ya da böyle başarısız oldukları alan ise hepimize sıkıntı veren aşırı hayal kırıklığı, çok fazla kötü his, çok az sevgi, çok az başarı ve benzeri sıradan aşırılıkları idare etmek. İnsanların psikanalistlere en sık söylediği sözlerden biri ‘Belki aşırı tepki veriyorum, ama…’ diye başlayan cümleler ve günümüzde karşılaştığımız en yaygın şikâyetlerden biri de çok fazla duyguyla ya da çok az duyguyla dolu olmak. Kendimize adeta çok fazla geldiğimizi belirtmek istiyorum, ama bu çok fazlalık bize önemli bir şey anlatıyor… Benim savım aşırı tepki göstermenin imkânsız olduğudur. Tepkilerimizi aşırı tepki olarak adlandırdığımızda kastetmek istediğimiz şey tepkilerimizin olmasını istediğimizden daha sert olmasıdır. Diğer bir deyişle, kendimize söylediğimiz ya da diğer insanlardan duyduğumuz gerçekleri çürütmek ya da etkisini azaltmanın bir yolu olarak bazen kendimizin ya da diğer insanların aşırıya kaçtığını söyleriz. Aşırı tepki göstermek imkânsızdır.”

Dil seçimimiz çoğu zaman bastırılmış tepkilerimizi ele verir ve bu bizim fark ettiğimizden daha fazla olsa da asla Freudyen dil sürçmelerinden (yani sözlerimizin, söylemek istemediğimiz halde aslında demek istediğimizi kazara açığa çıkardığı tuhaf durumlar) daha fazla değildir. Phillips bu özellikle yaygın ve renkli aşırı tepki örneğini inceliyor.

“Freudyen dil sürçmesi yaptığımızda, aslında söylemek istediğimizden daha fazlasını kastettiğimiz halde, kastettiğimizden daha fazlasını söylediğimizi iddia ederek hatamızı örtmeye çalışırız… Çok fazla şey söylüyormuş gibi hissedebiliriz ancak söylediklerimiz tam kararında da olabilir; sohbete konuşulması gereken ve dışarı çıkmaya çalışan şeyleri ekliyor olabiliriz. Freudyen dil sürçmesi yapmamak bizim elimizde değildir ama isteyerek gündelik dili kullandığımızda bile sık sık istediğimizden daha fazlasını söyleriz. Eğer size çalışmalarınızın büyük hayranı olduğumu söylediğimde hem sizin büyüklüğünüzü hem de kendi büyüklüğümü dile getiriyorumdur; ‘Yarın görüşürüz.’ dediğimde aradaki zamanda gerçekleşmeyecek olanları bildiğimi varsayıyorumdur. Onsuz bir hayat hayal edemediğimiz dilimiz, bizi şaşırtabilmesiyle bizim için çok fazladır: Dilde duyduklarımız ve söylediklerimiz, duymak ve söylemek istediklerimizden daha fazlasıdır.”

Phillips, çocukluğumuzun ilk yıllarına -yoğun duygu yılları- bakarak o dönemin aşırılığa karşı isteksizliğimizi nasıl şekillendirdiğini, bizi zorunlu huzur ve kontrol arayışına, “aşırı tepki gösteriyor” olarak görünmenin derin iç utancını gizlemek üzere kasıtlı düzenleme yönündeki zorunlu arayışa nasıl ittiğini inceliyor:

“Çocukluğumuzda hepimiz birine fazla gelmek, birilerine hissetmek istemediği şeyleri hissettirmek gibi deneyimler yaşadık… Herkes başka birine fazla gelme deneyimiyle başlar; ancak sadece bu deneyimle de değil, kişinin kim olduğu karmaşası içinde bir yerde olma deneyimi de vardır. Dilin kısıtlayıcı ve kısıtlı aşırılıklarını edinmeden önce ihtiyaç aşırılıklarıyla yaşarız. Çocuklukta ara sıra bile olsa, aileniz için çok fazlaysanız -ki sonradan kendiniz için de çok fazla olduğunuz anlamına gelir- ne yapabilirsiniz?”

Yaptığımız şey, Phillips’e göre, bu aşırılığı kötülük olarak görmeye başlamaktır; “çok fazla” olmakla kalmayıp istenmeyen, rahatsız edici ve sonunda tehlikeli olan bir şeyin çok fazlası olduğumuzu düşünürüz:

“Kendisinin, ailesi için çok fazla olduğunu düşünen çocuk –bir bakıma tüm çocuklar- onlara bir şekilde zarar verdiğini düşünür. Ve çocuğun hayatta kalması ailesine ya da ona bakan kişilere bağlı olduğu için bu, onu ölümcül bir tehlike içine sokar. Yalnızca bu yüzden, çocuk -ve ilerdeki yetişkin hali- çok fazla olmasını sorun olarak görür ve aksini düşünmesi çok zordur. Tabii ki de ailelerin görevi, çocuklarının aşırılıklarını sönümlemek ve tüm dikkatlerini buna vermektir (ve tam tersi). Aslında insanlar birbirleri için sorun haline geldiklerinde bir ilişki içinde olduklarını anlarlar (ya da biraz daha farklı bir şekilde ortaya koyarsak, eğer biriyle bir ilişki yaşamak istiyorsanız onun için sorun haline gelmeniz gerekir).”

Sonuç olarak Nin’in haklı olduğu ortaya çıkıyor: Muazzam sanat eserleri için büyük aşırılıklar gerekir. Peki, insan ilişkilerinden daha muazzam bir sanat eseri var mıdır? Phillips bu gerekli çok fazlalığı harika bir şekilde ifade ediyor:

“Kendimiz için çok fazlayız çünkü içimizde başa çıkabileceğimizden çok daha fazlası, çok daha fazla duygu var.”

Phillips’in bunun için verdiği örnekle öyle etkili ve doğru bir şekilde anlatıyor ki okurken nefesim kesildi çünkü en canlı çocukluk hatıralarımdan biri dedemlerin evinin salonunda Prenses Diana’nın ölümünü duyduğum haber bülteni ve bir yabancının trajik kaderi olan bu olaya anlaşılmaz bir şekilde hıçkırıklara boğulacak kadar üzülmemdir. Ancak Phillips bu deneyimin aynı nedenlerden ötürü oldukça anlaşılır olduğunu öne sürüyor; ona göre böyle bir davranış, duygusal kapasitemizin rahatsız edici şekilde çok fazla olmasının göstergesidir:

“İnsanlar Diana’nın ölümüne aşırı tepki vermediler; Diana’nın ölümü vasıtasıyla ne kadar kedere katlandıklarını, hayatlarında ne kadar fazla kayba uğradıklarını, medeniyetimizdeki genç kadınların kaderi hakkında nasıl hissettiklerini anladılar. Aslında keder, daha çok cinselliğe benzer şekilde, bize kendimiz için fazlalığımızın ne kadar fazla olduğunu, sevgi ve arzularımızın aslında ne kadar yoğun olduğunu hatırlatır.

[…]

Kendimiz için çok fazlayız -açlığımız, isteklerimiz, acılarımız, özverilerimiz, sevgilerimiz, nefretlerimizle- çünkü hissettiklerimizin o kadar fazlasını kendimizle ilgili gördüğümüz resme dâhil edemiyoruz ki. Kendimizi aşırı olarak görme düşüncemiz, kendimize ve kendimizle ilgili tutucu cahilliğimize yanlış pencereden bakma konusunda ne kadar kararlı olduğumuzu ortaya koyuyor.”

Phillips, aşırılığın sınırlarıyla oynamaya ilk başladığımız, yapabileceklerimizi ilk kez tartıp bunların sonuçlarını ilk kez düşündüğümüz -bazen de deneyimlediğimiz- dönemin ergenlik çağı olduğunu ileri sürüyor. Aslında bu olgunluk uçurumunun kendisi hem umut hem de tehlike arz etmesi bakımından “tuhaf bir şekilde çekici”dir.

“Ergenlik, çocukların cinayet işlemek ve doğurmak için fiziksel yetilere sahip olmaya başladıkları dönem olarak, bizi biz ve elbette olabileceğimiz kişi yapan bu aşırılıklara daha bilinçli bir şekilde başladığımız zamandır. Ergenler, bir eski çocukluk ve sonraki yetişkinlik halleriyle karşılaştırıldıklarında aşırılıklara sahiptirler. Buna rağmen, en azından modern insanlar için, ergenlikten çıkmak tuhaf bir şekilde zor görünüyor.”

Olgunlaştıkça ergenlikten çıkmak yerine, diyor Phillips, ergenliği fetişleştirmeye kadar gidiyoruz ve bu durum, yaşlanma süreciyle kurulan oturaklı ilişkilerin gittikçe daha zor bulunur hale geldiği, gençlik merkezli ve gençlik takıntılı kültürümüzde apaçık bir şekilde görünüyor. Phillips’e göre bu moda, ergenliğin aşırılıklarına gıpta etmekten kaynaklanıyor.

“Çağımızda ergenliğin idealleştirilmesi, kendimiz için çok fazla olmak hakkındaki karmaşık hislerimizi nasıl idare ettiğimize dair bir şey söylüyor bize.

[…]

Diğer bir deyişle, aşırılıklar olgunlaştıkça bıraktığımız davranışlardan ziyade, büyüdükçe benimsediğimiz davranışlar oluyor.”

Ve bunu söyledikten sonra Phillips tüm aşırı insani ve tüm hayati dengesizliklerimizle ne yapmamız gerektiğine dair önemli soruya geri dönüyor:

“Muhtemelen ‘aşırı’ kelimesi, aşırıdan başka bir şey olabileceğimiz yönünde kendimize güven vermek için kullandığımız bir kelimedir. Daha hayatımızın başlarında, en azından bazı zamanlarında, bazı insanlar için çok fazla oluyor, ergenlikte kesinlikle diğer insanlara çok fazla, hatta onları terk etmek zorunda kalacak kadar fazla geliyor ve sonra da kendisi için elinde olmadan çok fazla olan yetişkinlere dönüyorsak yapılacak ne var? Yapılabileceklerden biri, çok fazla gelmediğimiz birini bulmak…”

On Balance bütünüyle keyifli bir şekilde okunurken sizi altüst ediyor. Bu kitapla birlikte, Phillips’in sıkılma yetisinin tam bir yaşam için neden gerekli olduğuna, Marta Nussbaum’ın insani kırılganlığımızla nasıl yaşanacağına ve David Whyte’ın arkadaşlık, sevgi ve kalp kırıklığının gerçek anlamlarına dair eserlerini de okuyabilirsiniz.

Yazan: Maria Popova
Çeviren: Esra Demirezen
Kaynak: Brain Pickings

Libido Portal’da yayımlanan, Libido yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.