” Kadın yoktur ”  – Lacan psikanalizinin temel prensibi

Gördüğümüz gibi, Freud‘un kadın cinselliğiyle ilgili çalışmaları, insanın kendisinin bile “eksik ve parçalı” olduğu düşündürüyordu. Kendi döneminde bu, hem kadın hem de erkek psikanalistlerden yana sert yorumlara ve tartışmaya neden oldu; özellikle konuyla en çok ilgilenen yazarlar, tartışmalı ve yıkıcı Jacques Lacan  idi (1901-81). Lacan, Fransız şarap tüccarı Alfred Lacan’ın en büyük çocuğu olarak Paris’te dünyaya geldi. Freud gibi, hem annesinin gözdesi hem de güçsüz bir babanın oğluydu. Genç Lacan hayatında, tüm aile için baskıcı ve mutsuz bir ev hayatına sebep olan, korkutucu ve zalim bir büyükbaba tarafından gölgelenmişti.

Lacan’ın İngilizce olarak yayınlanmış biyografisine göre, büyükbaba çok tatsız bir insandı – ailesinin duygu ve ihtiyaçlarından çok daima kendi bedensel arzularına önem veren hep küstah ve bencil bir kadın avcısıydı (1). Şaşırtmayan bir şekilde şiddetli cinsel iştahının yanında, Lacan  (Katolik olarak yetiştirilen) ayrıca bir ateistti (2).  Gençliğinde tıp okudu ve 1926’dan itibaren psikiyatride uzmanlaşarak 1930’larda Fransız psikanalizinin öncüsü oldu. Lacan, Freud’un ikinci jenerasyon analistler tarafından sulandırılmış ve karalanmış ilk eserlerinin orijinal kültürel yapısının restorasyonu anlamına gelen “Freud’a dönüşü” savundu. Uluslararası Psikanalitik Derneği (özellikle Marie Bonaparte ve Anna Freud), Lacan’ın çalışmalarına olumsuz bakıyorlardı ve gerekçe olarak alışılmışın dışındaki analitik çalışmalarını asıl sebep olarak göstererek, 1953’te onu resmi olarak ihraç ettiler. Gençliğinde Melanie Klein‘den büyük ölçüde etkilenmişti, ancak daha sonra onun en önemli eleştirmenlerinden biri oldu. Yazılarını anlamanın zor olmasına rağmen (bazılarını anlamak tamamen imkansızdır), bazı önemli kavramları ayırt edebilmekteyiz. En önemli iddiası, bilinçdışının bir lisan gibi yapılandırmış olmasıydı ve Freud’un yaptığı gibi cinsel bir model yerine, dilbilimsel bir model kullanmasıydı.

Arkadaşı Antropolog Claude Levi-Strauss gibi Lacan, Oedipal mücadelesini, Batı toplumundaki ataerkil hiyerarşinin çöküşünden kaynaklanan sembolik bir fikir ayrılığı olarak gördü. Oidipus kompleksi öncelikle, biyolojik baba veya baba figüründen ziyade, anne ve çocuğu ayırmaya hizmet eden soyut bir baba aracılığı olarak tanımlanan ‘Babanın Adı’  kavramına bağlar. Lacan, bir çocuğun, kendini anneyle ve çevreyle tam hissettiği bir Gerçeklik Düzeni’ne doğduğunu iddia etmiştir. Çocuğun lisan öncesi aşamasından itibaren gerçek gücü yoktur: Lacan’ın toplumdaki konumunu tanımladığı “Ben” kelimesine erişimi yoktur. Altı ve on sekiz aylık yaşlar arasında bir noktada, çocuk aynada kendi görüntüsünü yakalar ve bedeninin annesinin bedeninden ayrı olduğunun farkına varır; bu “ayna aşaması” onu İmgesel Düzeni’ni yansıttığı alana taşır. Çocuğun bireysel bir varlık olduğu keşfi, çocuğun (her iki cinsiyette de) Lacan’ın “erkeklik organı” (çocuğun eksiklerini ve isteklerini annesinin sahip olduğuna inandığı şey), olarak adlandırdığı şeyi yeniden yaratmaya çalışarak, annesiyle cinsel bağ kurmayı istemesine sebep olur.

Bu noktada, baba-faktörü, bu birliği yasaklayan ataerkil yasa ile müdahale eder ve uygular; bu, (erkek) çocuğa -erkeklik organına- yalnızca babası vasıtasıyla ulaşılabilir olduğunu bildirir. Eğer çocuk Oedipal arzularına itaat ederse ve bastırılırsa, Sembolik Düzen’in  ‘yasalar veren’ bir parçası haline gelir ve ataerkil iktidarda “ben” dili ile ödüllendirilir. Eğer Baba’ya itaat etmeyi reddederse, Hayali Alanda izole edilir ve yalnızca -destek- yoluyla topluma girmeyi başarabileceği bir psikozdan (ruhsal denge bozukluğu) sorumlu hale gelir: Freud’un hatırlattığı gibi, erkek çocuk asla Oedipal Baba’yı yenemez. Dolayısıyla nevrozlar,  nevroza (davranış bozukluğu) neden olan bilinç ve bilinçdışı güçler (veya çocuk ve erişkin cinselliği) arasındaki çatışma ile çocukluk evresine bağlı olduklarından, ‘Hayal’ alanında sıkışmış olarak düşünülebilirler.

Lacan’ın bu belirgin erkeğin doğuştan gelen üstünlüğü efsanesine rağmen (Kadın, ataerkil dile hiçbir erişimi olmadığı için, Sembolik Düzende güvenli bir yer kazanamayacaktır) ve kadınlara karşı kendi bencil tutumlarını da unutmayarak, feminist alanda çok etkili olmuştur. Luce Irigaray Lacan’ın mevcut formülasyonları eleştirirken, dişinin buradaki konumunun olumsuz olarak görülmemesi gerektiğini iddia eder: daha doğrusu, kadın baskıcı erkek söylemiyle engellenmemiş Hayal alanında, kendi lisan şeklini kendi yaratma imkânına sahiptir (3).

Lacan ayrıca, “erkeklik” ve “kadınlık” kavramlarını, sabit biyolojik yapıdan ziyade akıcı sosyal yapılar olarak bilinçdışının bir lisan faaliyeti olarak tanımlanmasını tartışan, feminist film kuramcıları tarafından da benimsenmiştir (4) ; Lacan için kadın bu şekilde “kısırlaştırılmamıştır”, erkeğin emrine verilmiştir. Birçok feminist yazar, mevcut sosyal koşulların, biyolojik olarak boyun eğmeyen ancak potansiyel güçlerinden korkan ve ataerkil bir hiyerarşiyle ezilen kadınların, görünür “pasifliğini” açıklayan bir kilit nokta olduğuna inanmaktadırlar (5). Bu, erkeğin kendi erkeklik organından ziyade, topluluk tarafından erkek akranlarına göre kadına verilmiş olumlu bir pozisyondur. Adler için bu, Freud’un ‘erkek organı kıskançlığı’na benzeyen, kadınlardaki “eril protesto”nun kaynağı idi (6).  Karen Horney’in önerdiği gibi, sonuç olarak ‘yaratılmayı’ kontrol eden kadınların hepsi belki de erkeklerde “rahim kıskançlığı”na önderlik ederler (7). Bu nedenle, erkek çocuğunun bakış açısı, kısıtlanmış olan annesinin görüşleri gerçek bir tablo olmayacak, kendinden korktuğu ve onu yenmek istediği yönündeki istekli düşünceleri olacaktır. Bu, Kleinian ve Lacanian inancına bağlı olarak, çok küçük bir çocuğun sık sık annesini tehdit edici ve kısırlaştırma kabiliyeti içinde deneyimlediği fikriyle bağdaşır.

Freud’un, kadınların ezilen konumlarının, “zayıflıkları”na katkıda bulunan bir faktör olarak farkına varmasına rağmen, kendisi çalışmalarında bunu nadiren açıkça belirtmiştir (8). O da bu görüşleri toplumun görüşüne sunmaya net olarak isteksizdi, belki de kendisi kadınların gizli gücünden korkuyordu; onun biraz da kendi acımasız annesine doğal olmayan bağımlılığı, bunun gerçekten de böyle olduğunu gösterir. Elbette, Freud’un kendisinin de bu baskıya katkıda bulunduğu açıktır. Tedavi ettiği kadınlara yaptığı muamele, özellikle genç bir histerik olan Emma Eckstein ve Dora gibi kadın hastalara yönelik zulmü ile kadın düşmanlığını daha da açığa çıkardı. Psikanaliz, Freud karakteriyle ile bağlantılı olduğu sürece, o zaman özünde toplumsal cinsiyet yanlısı bir disiplin olduğu sonucuna varmalıyız. Juliet Mitchell’in işaret ettiği gibi, aslında bu, birisi için bir öneri değil, ataerkil bir toplumun bir ürünüdür. Paradoksal olarak, oradaki yalanların feministler için değeri vardır, bu, dünyamızda neyin yanlış olduğunu tam olarak gösterir ve onu değiştirmek için bir başlangıç ​​noktası sağlar (9).

1) Roudinesco, Elisabeth (Barbara Bray) ([1994] 1999) Jacques Lacan (ikinci baskı), Polity Press, New York.

2) Din ve cinsel karışıklık, aslında karşılıklı olarak uyumsuz: Bir kez yorumunda Jung, “bana iyi bir evlilik için ön koşul, öyle görünüyor ki, sadakatsiz olma ruhsatıdır” (Freud, Sigmund ve Carl Gustav Jung (bkz 1974) Freud / Jung Letters, Hogarth Press ve Routledge & Kegan Paul Ltd, Londra, s.289), kadın hastalarından en az ikisini baştan çıkarıyordu (William McGuire, Ralph Manheim ve RFC Hull) .

3) Bkz Irigaray, Luce (Carolyn Burne’le Catherine Porter) ([1977] 1985) This Sex Which Is Not One, Cornell University Press, New York.

4) Bkz. Hayward, Susan (1996) Sinema Araştırmalarında Temel Kavramlar, Routledge, Londra. Daha önce de belirtildiği gibi, Freud’un buradaki konumu biraz paradoksaldır. Hepimizin “biseksüel” olduğunu (yani hem kadın hem de erkek özelliklerini içerdiğini) söylediği fikri (fliess’i takip ederek), çevresel faktörleri kabul ettiğini iddia ettiği için, bu özelliklerin oransal gösterimi, yaşadığımız kültüre göre değişiklik gösterdiği ve kişiliği şekillendirmede akrabalar ve çağdaşlarla olan sosyal ilişkilerin önemini vurgulamıştır. Bununla birlikte, aynı zamanda (belki de o dönemin hakim bilimsel eğilimlerinden dolayı), çalışmaları da güçlü bir biyolojik vurguyu korudu. Cinsiyetler arasındaki psikolojik farklılıkların büyük oranda genital olarak belirlendiğine inandı (“anatomik kader”). Penisin tamamen üstünlüğü konusundaki ısrarı, kadın konusuyla ilgili olarak elverişli bir konum yaratmayı başaramadığı anlamına geliyordu. Freud’un eserindeki biyolojik ve sosyal faktörlerin göreli önemi üzerine yapılan tartışma, ölümünden sonraki takipçilerini iki gruba ayrılmasına sebep oldu: Kleinianların (ağırlıklı olarak İngilizce) libido okulu ile (çoğunlukla Amerikan temelli) yeni-libido okulları, Freudcı Karen Horney, Erich Fromm ve Harry Stack Sullivan.

5) Aslında tarihsel kanıtlar birçok toplumun aslen anaerkillik olduğunu ve erkek egemenliğine ancak uzun bir mücadeleden sonra geldiğini göstermektedir. Bu, JJ Bachofen’in yazılarında en bilinen ifadeyle belirtilmiştir. Bachofen, JJ (Trans Ralph Manheim) ([çeşitli tarihler] 1992) Mit, Din ve Anne Hakkı: Seçilmiş Yazılar, Princeton University Press, New Jersey.

6) Bkz. Örneğin Adler, Alfred (ed. Colin Brett) ([1938] 1998) Sosyal İlgi, Oneworld, Oxford, s.172.

7) Bkz. Horney, Karen ([1939] 1980) Psikanalizdeki Yeni Yollar, WW Norton, Londra.

8) Her ne kadar 1908’deki ” Medeniyetli” Cinsel Ahlak ve Modern Sinirlilik (Standart Baskı IX) ve 1933’deki Dişilik (Standart Baskı XXII) bu baskıyı kısaca belirtmekle birlikte, Freud’un yazılarının büyük koleksiyonunda tam bir tartışma göze çarpmıyor.

9) Bakınız Mitchell, Juliet ([1974] 1980) Psikanaliz ve Feminizm, Penguin, London, p.xv. Bununla birlikte, bazı feministlerin psikanalizle ilgili kararlılıkla düşman kaldığını unutmamak önemlidir. Bunun muhtemel bir açıklaması, kadınların ve özellikle de çocukların 1970’li yıllara kadar cinsel taciz iddialarını ciddiye almalarında yaşanan güçlüklerin en azından kısmen Oidipal teorisinin etkisine atfedilebileceği gerçeğidir. Bkz. Webster, Richard (1996) Freud Wrong Niçin Yanlış (revize edilmiş baskı), HarperCollins Publishers, London. Belki de JM Masson’ın iddiaları için söylenecek bir şey var .

Yazan: Robin Tamblyn
Çeviren: Tuğba Alp
Kaynak:  romuluscomplex

Libido Dergisi’nde yayımlanan, Libido Dergisi yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.