Aklımdan, aşkta yaşanan rekabet geçiyor ki bu rekabette öznenin cinsiyeti büyük önem taşır. Henüz küçük bir çocukken, erkek çocuk daha o zamandan kendisine ait addettiği annesine karşı özel bir duygusal yakınlık geliştirmeye ve babasını mülkiyeti sadece kendisine ait annesi için çekiştiği bir rakip olarak görmeye başlar. Ve aynı şekilde küçük bir kız çocuğu, annesini babası ile kurduğu duygusal bağ ile arasına giren ve kendisinin pekala doldurabileceği bir pozisyonu işgal eden birisi olarak görür. Gözlem bizlere bu davranışların çok erken yaşlara kadar uzandığını gösterir. Biz bu davranışları ‘Oedipus Kompleksi’ olarak adlandırırız çünkü Oedipus Efsanesi, erkek çocuğun içinde bulunduğu durumdan kaynaklanan iki aşırı uçtaki arzuyu bir nebze yumuşatarak anlatmaktadır- babasını öldürmek ve annesini karısı olarak sahiplenmek. Oedipus Kompleksi’nin çocukların ebeveynleriyle olan ilişkilerini tamamen açıkladığı çıkarımını yapmak istemem: işler kolaylıkla çok daha karışık hale gelebilir. Buna ek olarak, Oedipus Kompleksi, çok güçlü veya daha az etkili bir şekilde gelişebilir, hatta tersine bile çevrilebilir; fakat bir çocuğun zihin yaşamında alışılmış ve çok önemli bir faktördür ve etkileri ve etkilerinden doğan gelişmeleri küçümsememiz, etkilerini abartmamızdan daha tehlikelidir. Yeri gelmişken, çocukların Oedipus tavırlarıyla verdikleri tepkiler, sıklıkla cinsiyet farkından doğan tercihleri tarafından yönlendirilen ebeveynlerinden gelen uyarıcılara verilen bir tepkidir ki böylelikle baba kızını, anne oğlunu favorisi ya da eşlerin birbirinden uzaklaştığı bir evlilikte değerini yitirmiş bir aşk-nesnesinin ikamesi olarak seçer.  

Dünyanın Oedipus Kompleksi’ni ifşa ettiği için psikanalitik araştırmaya pek minnet duyduğu söylenemez. Aksine bu olgu, yetişkinler arasındaki en şiddetli karşıtlaşmayı tetiklemiştir ve bu yasaklanmış ve tabulaştırılmış duygusal ilişkiyi reddetmeyi görmezden gelenler, daha sonra bu kusurlarını, kompleksin değerinden çarpıtılmış yeniden-yorumlamalarla çalarak telafi etmiştir. Benim değişmez kanım şudur ki bu işte reddedilecek veya üstü örtülmeye çalışılacak hiçbir şey yoktur. Yunan Efsanesinin, bizzat, önlenemez kader olarak kabul etmiş bulunduğu bu gerçekle uzlaşmamız gerekmektedir. Şu da ilginç bir gerçektir ki gerçek yaşamda karşılık bulamayan Oedipus Kompleksi yaratıcı yazarlığa terk edilmiş, sanki  gerektiğinde kullanılmak üzere serbest bırakılmıştır. Otto Rank titiz bir çalışmayla Oedipus Kompleksi’nin nasıl dramatik yazarlara sonu olmayan değişiklikler, yumuşatmalar ve maskelemeler- zaten sansürün ürünü olarak aşina olduğumuz türden çarpıtmalar içinde bir tema zenginliği sunduğunu ortaya koymuştur. Bu yüzden de Oedipus Kompleksi’ni, sonraki yaşamlarında ebeveynleriyle çatışmaktan kaçacak kadar şanslı olan hayalcilere atfedebiliriz. Ve bununla yakından ilişkili olarak, ‘Hadım-edilme Kompleksi’ dediğimiz, çocuğun erken cinsel aktivitelerini durdurmayı hedefleyen tehditlere karşı ve babaya yöneltilen tepki ile karşılaşırız.

Psikanalize Giriş Konferansları (1916-1917)

Ben bizzat kimlik üzerine yapılan bu yorumlara memnuniyetten çok uzağım; fakat süper-ego kuruluşunu, kimliğin ebeveynlik öznelliği ile başarılı bir özdeşleşme olarak tanımlanmasını bana bağışlamanız yeter. Bu görüşü kararlılıkla destekleyen gerçek, egonun içinde bu yeni yaratılan daha üst bir öznenin, Oedipus Kompleksi’nin kaderi ile olan çok yakın ilgisidir, bu sebeple süper-ego çocukluk döneminde büyük önem taşıyan bu duygusal bağın mirasçısı gözükür. Görebileceğimiz gibi, erkek çocuk Oedipus Kompleksi’ni terk ederken, ebeveynleriyle biriktirdiği yoğun nesne yatırımlarından da vazgeçmek zorundadır ve muhtemelen egosunda çoktandır mevcut olan ebeveyn özdeşleşmesinin çok güçlü şekilde yoğunlaşması, bu nesne kaybını telafisi gibidir.

Bu tür özdeşleşmeler terk edilmiş nesne yatırımlarının tortusu gibi, çocuğun ilerleyen yaşamında çok kereler tekrarlanacaktır; fakat bu bütünüyle ilk kez tecrübe edilen böylesi bir dönüşüm halinin taşıdığı duygusal önemin getirisidir ve sonuç olarak ego içinde özel bir yer bulmalıdır. Yakın araştırmalar bize Oedipus Kompleksi’nin başarıyla üstesinden gelinemediğinde, süper-egonun güçlenip büyüyemediğini de gösterir. Süper-ego gelişirken ebeveynin yerine geçenlerin de -eğitimciler, öğretmenler, ideal modeller- etkisinde kalır. Genelde en baştaki ebeveyn figürlerinden giderek daha da uzaklaşır, deyim yerindeyse, daha az bireysel olur. Çocukların yaşamın farklı dönemlerinde ebeveynlerine dair farklı hükümleri olduğu da unutulmamalıdır. Oedipus Kompleksi yerini süper-egoya bıraktığı zaman ebeveynler oldukça şahanedirler; fakat sonraları bu görkemlerini kaybederler. Özdeşleşme bu sonradan gelen ebeveynlerle de gerçekleşir ve kesinlikle sürekli karakter oluşumuna katkıda bulunurlar; ama bu durumda sadece egoyu etkiler, en erken dönemde ebeveyn imagosu (Tümgüçlü, yanılmaz, çocuğu sakinleştiren bir imge) tarafından belirlenmiş olan süper-egoyu etkilemezler.

Yeni Psikanalize Giriş Konferansları (1933)

Küçük bir çocuğun ebeveynleriyle ilişkisinde karşı karşıya kaldığı en önemli çatışma ‘Oedipus Kompleksi’dir; bu problemle başa çıkmaya çalışırken bir nevroz sıkıntısı çekmeye mahkum kişiler sıklıkla yas tutmaya geçerler. Oedipus Kompleksi’nin içgüdüsel taleplerine verilen tepkiler,  insan aklının en değerli ve sosyal anlamda önemli başarılarının kaynağıdır ve bu sadece bireysel hayatlar için değil, muhtemelen tüm insanlık tarihi için geçerlidir. Egoya hükmeden ahlaki özne süper-ego da, Oedipus Kompleksi’nin üstesinden gelme sürecinden türer. 

Aktarım’ dendiğinde nevrotiklerin çarpıcı bir özelliği anlatılmaktadır. Hem şefkatli hem agresif karakterdeki nevrotikler, terapistlerine o an içinde bulundukları durumu değil, ebeveynleriyle olan ilişkilerini temel alan duygusal ilişkiler geliştirirler (Oedipus Kompleksi). Aktarım yetişkinlerin geçmiş çocukluk bağımlılıklarını aşamadıklarının bir kanıtıdır; ‘telkin’ denen güçle örtüşür ve ancak öğrenilerek faydalanılabilir; bu şekilde terapistin, hastanın içsel karşı koymalarının üstesinden gelmeye ve bastırılmış hisleriyle baş etmeye başlamasını sağlar. Bu yüzden psikanalitik tedavi yetişkinin çocukken aldığı eğitimin ıslah edilmiş hali gibi, ikinci bir eğitim yerine geçer.

Psikanaliz (1926)

Erken çocuklukta cinsel dönemin ana olgusu olarak Oedipus Kompleksi’nin önemi giderek artan boyutta açığa çıkmaktadır. Bundan sonra kompleksin çözülmesi gerçekleşir; yerini baskılamaya bırakır ve bunu latent dediğimiz dönem takip eder. Fakat kompleksin yıkımını getiren şeyin ne olduğu henüz açıklığa kavuşmamıştır. Analizler bunun tecrübe edilen acı dolu hayal kırıklıkları olduğunu gösterir gibidir. Küçük kız kendisini babasının diğer tüm şeylerden daha çok sevdiğini düşünür; fakat öyle bir zaman gelir ki babasından gelen acımasız cezaya göğüs germek zorunda kalır ve aptallar cennetinden dışlanır. Erkek çocuk annesini kendi malı olarak görür; fakat bir gün annesinin sevgisini ve özenini yeni gelen birine kaydırdığını görür. Yansıtma acı veren bu etkilerin önemine dair hissiyatımızı derinleştirmelidir, zira kompleksin içeriğine zıt yönde işleyen bu tarz tecrübelerin acı verici olduğu gerçeğini vurgular. Özel bir olay olmasa dahi, yukarıda bahsettiğimiz örnekler gibi, umut edilen doyumun yokluğu, arzu edilen bebeğin sürekli inkar edilişi, en sonunda küçük aşığın umutsuz arzusundan vazgeçirmelidir. Bu şekilde Oedipus Kompleksi, içsel imkansızlık etkisiyle ve başarısızlık yüzünden yıkıma gidecektir.

Başka bir görüş Oedipus Kompleksi’nin artık parçalanma zamanı geldiği için çökmesidir, aynı kalıcı dişler çıkmaya başladığı zaman süt dişlerinin dökülmesinde olduğu gibi.  İnsanoğlunun çoğu Oedipus Kompleksi’ni bireysel olarak tecrübe etse de, bu kesinlikle irsi olarak saptanıp belirlenen; ve gelişimin bir sonraki önceden belirlenmiş aşaması geldiği zaman, programlanmış şekilde sona ermesi gereken bir olgu değildir. Bununla beraber, bunun olmasına müsaade eden olayların ne olduğunun hiç önemi yoktur, ya da işin aslında, buna benzer herhangi bir durum da keşfedilemez. (Oedipus Kompleksinin Çözülmesi’nden, 1924)

Çeviren: Senem Erberk
Kaynak: freudfile.org

Libido Dergisi’nde yayımlanan, Libido Dergisi yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.