Einstein ve Freud’un şiddet, barış ve insan doğası üzerine yaptıkları az bilinen yazışmalar

Bilime yaptığı büyük katkılara rağmen Albert Einstein, toplumdan soyutlanmış bir dahi değildi. Hatta daima şevkle yaptığı sohbet ve yazışmalarını Hintli bir filozof olan Tagore’dan bilim insanı olmak isteyen Güney Afrikalı genç bir kıza kadar çok farklı insanlar dâhil olmuştu. 1931’de Entelektüel İşbirliği Kurumu, ünlü fizikçiyi kendi seçeceği bir düşünürle birlikte politika ve barış hakkında disiplinler arası bir fikir alışverişi etkinliğine davet etti. Einstein, 1927’de ayaküstü tanıştığı ve kendisi psikanalize şüpheyle yaklaştığı halde çalışmalarına hayran olduğu, 6 Mayıs 1856 doğumlu Sigmund Freud’u seçti. Bu seçimi, [ikilinin]insan doğasının soyut belirsizliklerini ve dünyada şiddeti azaltmak için atılacak muhtemel somut adımları tartıştıkları mektuplar izledi. Yazışmalar yalnızca 1933’te -sonunda hem Einstein’ı hem Freud’u sürgüne gönderecek olan Hitler’in iktidara yükselmesinden sonra- Why War? (Neden Savaş?) başlıklı sınırlı baskı, ince bir kitapçık olarak yayımlandı. İngilizce çevirisi ise yalnızca 2.000 adet basıldı ve çoğu savaş sırasında kayboldu. Fakat yazışmaların şaşırtıcı oranda az bilinen özü, Bertrand Russell’ın önsözüyle yayımlanan Einstein on Peace (Einstein – Barış Üzerine) kitabının 1960 yılı baskısında muhafaza edilmiştir.

29 Nisan 1931 tarihli bir mektupta Einstein, Freud’a şu şekilde yakınıyor:

“Gerçeği ortaya çıkarma arzunuza büyük bir hayranlık duyuyorum -o arzu ki geri kalan tüm fikirlerinize yön veriyor. İnsan ruhunda, saldırgan ve yıkıcı içgüdülerle yaşam için duyulan aşk ve tutkunun birbirine nasıl ayrılmazcasına bağlı olduğunu bize göstermektesiniz. Aynı zamanda, ikna edici savlarınız, insanın savaşın fenalıklarından ruhsal ve bedensel olarak kurtulması gayesine nasıl derinden bağlı olduğunuzu ortaya koyuyor. Bu, kendi dönemlerinin ve ülkelerinin sınırlarının çok ötesinde olan ve önlerinde büyük bir saygıyla eğildiğimiz, İsa’dan Goethe’ye ve Kant’a kadar bütün ahlaki ve ruhani liderlerin en büyük temennisiydi. İnsan ilişkilerinin seyrini değiştirme arzuları oldukça yetersiz olmasına rağmen, böylesi adamların tüm dünyada lider olarak tanınıyor olmaları sizce de dikkate değer değil mi?

Başarılarından dolayı, küçük grupların liderleri olarak görülseler bile, neredeyse bütün büyük insanların aynı gayeleri paylaştıklarına ikna olmuş durumdayım. Fakat bu liderlerin, siyasi olayların seyri üzerinde oldukça az hükümleri bulunuyor. Ulusların kaderi için en mühim şey olan beşeri faaliyet alanı, kaçınılmaz olarak, tamamıyla sorumsuz siyasi liderlerin ellerindeymiş gibi görünüyor.

Siyasi liderler ya da devletler, iktidarlarını ya zor kullanmaya ya da kitleler tarafından seçilmeye borçludurlar. Onlara asla bir millette üstün ahlakın ya da entelektüel unsurların temsilcisi nazarıyla bakılamaz. Günümüzde, entelektüel seçkin sınıf, dünya tarihine doğrudan hiçbir etkide bulunmaz; hatta birçok gruba bölünmüş oldukları gerçeği de üyelerinin, bugünün sorunlarının çözümünde işbirliği yapmalarını imkânsız hale getirmektedir.”

Sosyal medyanın benzer dev bir yapı oluşturmasından on yıllar önce böyle bir ağın gücünü hayal ederek, gidilecek tek olumlu yönün, önceki çalışmaları ve başarılarıyla yetenek ve dürüstlüklerini açıkça ortaya koymuş kişilerden oluşan bağımsız bir birlik kurulması olduğunu savunarak devam ediyor:

“Üyelerinin temas halinde kalarak birbirleriyle sürekli fikir alışverişi yapabilecekleri, böylesi uluslararası kapsamlı bir grup, eğer hemfikir üyelerinin desteğini alan tutumlarını basın yoluyla kamuya açabilirse siyasi problemlerin çözümü üzerinde oldukça sağlıklı ve kayda değer bir ahlaki etki yaratabilir. Böyle bir birlik, elbette ki, eğitimli toplumlarda sıklıkla yozlaşmaya yol açan tüm eksikliklerden muzdarip olacaktır; insan doğasının kusurları göz önüne alındığında, maalesef böyle bir yozlaşmanın ortaya çıkması, her zaman olası bir tehlikedir. Yine de bu tehlikelere ve tüm tehlikelere rağmen, böyle bir birlik oluşturmak için en azından bir girişimde bile bulunmamalı mıyız? Bana göre bu, en azından zorunlu bir görev!

[…]

Sizin gerçeklik algınızın, diğer insanlara göre, hüsnükuruntularla daha az bulanık olmasından ve eleştirel muhakeme, ciddiyet ve sorumluluk niteliklerinin hepsini bir arada taşıdığınızdan dolayı bu önerileri, dünyadaki başka herhangi birisine değil de size sunuyorum.”

Bir sonraki yaz Einstein, Freud’u kısa bir tanıtım yaparak Entelektüel İşbirliği Enstitüsü’ne resmi olarak davet ediyor:

“Mesele şu: İnsanoğlunu savaş tehdidinden kurtaracak bir yol var mıdır? Bildiğimiz gibi, modern bilimdeki gelişmelerle bu konu, uygarlıklar için ölüm kalım meselesine dönmüştür; fakat ortaya konan tüm gayretler, çözüm için yapılan her girişim içler acısı bir yıkımla sona ermiştir.”

Neden Freud’u seçtiğini şöyle açıklıyor:

“Görevi, sorunları uygulamalı ve profesyonel olarak ele almak olanlar bununla baş edebilmek için fazlasıyla güçsüz olduklarının farkındadırlar ve kendini bilime kaptırmış, evrensel meselelere daha geniş çerçeveden bakabilen kişilerin bakış açısını öğrenmek için çok canlı bir istek duymaktadırlar. Bana göre, benim sıradan düşüncelerim, insan iradesi ve algısının karanlık bölgelerinin iç yüzünü anlamaya yetmiyor. Dolayısıyla, şu an önerilen araştırmada, söz konusu olan soruyu açıklığa kavuşturmaya çalışmaktan biraz daha fazlasını yapabilir ve oldukça aşikâr olan çözümlerin önündeki engelleri kaldırarak bu meseleyle bağlantı kurmak için insanların içgüdüsel yaşantıları hakkındaki geniş kapsamlı bilgi birikiminizi ortaya koymanızı sağlayabilirim. Zihin bilimlerinde, bu meslekten olmayan birinin varlığından şüphe duyacağı fakat aralarındaki ilişki ve aşırılıkları idrak etmek için yetersiz kalacağı belirli bazı psikolojik engeller vardır; inanıyorum ki siz, siyaset alanının dışından, bu engelleri bertaraf edecek eğitici yöntemler önereceksiniz.”

Kendini “milliyetçi yanlılıkların dokunamadığı biri” olarak tanımlayan Einstein, bir çözümün zorunlu olarak içermesi gereken şeyler, yani tüm anlaşmazlıkları karşılıklı rızayla çözüme kavuşturan bir uluslararası yasama ve yargılama organı hakkında kendi fikirlerini öne sürüyor fakat bu kavramın getirdiği zorluklar konusunda da temkinli:

“Hukuk ve kudret kaçınılmaz olarak çok yakın ilişkiler içindedir ve yargı kararlarının, toplumun (zira ilan edilen kararlar toplum adına ve yararına verilir) talep ettiği ideal adalet anlayışına daha fazla yaklaşması, toplumun kendi yargı idealinin saygısını kazanmak için sahip olduğu etkili güç ölçüsünde olur ki bu, hesaba katmamız gereken bir gerçektir. Fakat günümüzde, itiraz edilemez bir yetkiyle hüküm verme ve hükümlerinin uygulanması konusunda mutlak bir teslimiyeti dayatma konusunda yetkin uluslar üstü bir kuruluşa sahip olmaktan oldukça uzağız. Dolayısıyla, ilk savımı geliyorum: Uluslararası güvenlik arayışı, her milletin hareket özgürlüğünden -başka bir deyişle egemenliğinden- belli bir dereceye kadar şartsız vazgeçmesini gerektirir ve hiç şüphesiz, böyle bir güvenliği başka hiçbir yolun sağlayamayacağı açıktır.”

Silah kontrolü üzerine yapılan bugünün hararetli tartışmalarından uzun zaman önce Einstein, bu yasama ütopyasına engel olan baş suçlu olarak silah yanlısı grupları gösteriyor:

“Her milletteki yönetici sınıfın ayırıcı özelliği olan iktidar arzusu, ulusal egemenliğe yapılacak her türlü kısıtlamaya karşıdır. Bu siyasi iktidar açlığını genellikle asıl amacı tamamen ekonomik çıkarlar olan başka bir grubun faaliyetleri de destekler. Bunu söylerken özellikle, her millette faal olan, sosyal değerlendirme ve sınırlamalara kayıtsız, savaşı, silah üretimi ve satışını sadece kişisel çıkarlarını büyütebilecekleri ve bireysel otoritelerini artırabilecekleri bir etkinlik olarak gören küçük ama kararlı grupları kastediyorum. … Bunun peşinden başka bir soru gelmekte: Bu küçük topluluğun, savaş halinden zarar görmemek ve kayba uğramamak için direnen çoğunluğun iradesine, kendi hırslarına hizmet edecek şekilde diz çöktürmeyi başarması nasıl mümkün oluyor? … Bu soruya verilecek en açık cevap, azınlığın, ki bu şu anda yönetici sınıf oluyor, elinin altında okulları ve basını, genellikle [dini kurumları]da, bulundurması olur. Bu durum da yönetici sınıfa kitlelerin duygularını yönetme ve kontrol etme olanağı tanıyor ve duyguları yönetici sınıf için bir araç haline getiriyor.”

Daha sonra Einstein Freud’a yönelteceği asıl soruya geliyor:

“İnsanın zihinsel evrimini, onu nefret ve yıkıcılık psikozlarına karşı dayanıklı hale getirecek şekilde kontrol etmek mümkün müdür? Burada kesinlikle sadece kültürsüz denen güruhlardan bahsetmiyorum. Hatta deneyimlerimiz, aslında ‘entelektüel kesim’ denen grubun gerçek hayatla doğrudan bir temasları olmadığından ve gerçek hayatı en kolay, en yapay biçim olan kâğıt üzerinden tanıdıklarından dolayı toplu halde bu tür yıkıcı önerileri ortaya koyma eğilimlerinin daha fazla olduğunu kanıtlamıştır… Fakat… burada tüm silahlı çatışmaları imkân dışı kılmak amacıyla yeni yollar keşfetmek için en iyi fırsata sahip durumdayız.

Bu önemli ve merak uyandıran meselenin her alanı için, dolaylı ya da doğrudan cevapları sizin yazılarınızda bulabileceğimizi biliyorum. Yine de bizim için en büyük yararı, dünya barışı meselesini en son keşifleriniz ışığında sunmanız olacaktır zira böyle bir sunum yeni ve faydalı eylem şekillerini bulmamız için bize bir ışık yakabilir.”

Birkaç hafta sonra, 12 Eylül 1932’de Einstein, bu yazışmalara yardımcı olan, Milletler Cemiyeti başkanı Leon Steinig’den, Freud’un Einstein’ın teklifiyle ilgilendiğini, ancak söyleyeceği şeylerin insanların beklentilerine göre fazlasıyla karamsar olabileceğini fakat rahatsız edici gerçeği süslemeyi de kendine yediremediğini bildirdiğine dair bir haber almıştır:

“Tüm hayatım boyunca insanlara sindirilmesi çok zor haberler vermek zorunda kaldım. Fakat artık yeterince büyüdüm ve kimseyi kandırmak istemiyorum.”

Einstein Freud’u iyimser olmaktan ziyade psikolojik olarak etkili bir cevap aradığına ikna ettikten sonra, yoğun yazışmaları başladı. Freud Eylül’ün ilerleyen günlerinde şöyle yazıyor:

“Sevgili Einstein:

Hem sizi kişisel olarak ilgilendiren hem de halkın yararınaymış gibi görünen bir konu üzerine yapılacak karşılıklı fikir alışverişi etkinliğine beni davet etme niyetinizi öğrendiğimde, yürekten onayladım. Bugün geçerli olduğu gibi, ikimizin de, bir fizikçi ve psikiyatr olarak, kendi açılarımızdan yaklaşabileceğimiz, farklı önermelerden yola çıksak da en sonunda aynı tabanda buluşabileceğimiz, bilinebilirlik sınırları içinde bulunan bir mesele seçmenizi beklerdim. Dolayısıyla bu soru -insanoğlunu savaşın tehditlerinden korumak için ne yapılabilir?- beni oldukça şaşırttı. Ve daha sonra, acizliğimin (neredeyse acizliğimizin yazıyordum) farkına vararak şaşkına döndüm; çünkü bunu uygulamalı politikanın, devlet adamlarının çalışmalarının konusu olarak düşünüyordum. Fakat sonra sizin bu soruyu bir bilim insanı ya da fizikçi sıfatıyla değil, insanları çok seven biri olarak yönelttiğinizi fark ettim… Ve sonra beni, uygulamaya yönelik öneriler sunmaktan ziyade, savaşları önleme mevzusunun bir psikologda nasıl bir izlenim bıraktığını açıklamak üzere çağırdığınızı kendime hatırlattım.”

Daha sonra Freud, kendisinin şiddetin evrimsel gidişatına dair ortaya koyduğu kuramı anlatıyor:

“Hak ile kudret arasındaki ilişkiyle başlıyorsunuz ve bu, bizim tartışmamız için kesinlikle uygun bir başlangıç noktası. Fakat ben, ‘kudret’ terimi yerine daha güçlü ve anlamı daha geniş bir kelime tercih ederdim: Şiddet. Bugün hak ve şiddet kavramlarında, açık bir çelişki durumuyla karşı karşıyayız. Birinin diğerinden evrimleştiğini kanıtlamak kolaydır ve kökenlerine inip, ilkel koşulları incelediğimizde meselenin çözümü oldukça kolay bir şekilde gelir.

[…]

İnsanlar arasındaki çıkar çatışmaları, prensipte şiddete başvurarak çözüme kavuşturulur. Hayvanların krallığında, ki insanlar buraya ait olmadıklarını iddia edemezler, da bu böyledir; fakat insanlar, zaman zaman soyut düşüncenin en yüksek zirvelerine dokunan fikir çatışmalarına girmeye de eğilimlidirler ve görünen o ki bu tür çatışmaların oldukça farklı yöntemlerle çözüme kavuşturulması gerekiyor. Fakat bu düzenleme, gecikmiş bir gelişmedir. Başlangıçta küçük topluluklarda, mülkiyet konularında ve kimin isteklerinin daha üstün kabul edileceği sorusunda kararı veren faktör, grup baskısıydı. Kısa süre sonra çeşitli yardımcıların kullanımıyla fiziksel güç uygulanmaya başladı ve daha sonra o yardımcılar fiziksel gücün yerini aldı; silahı daha iyi olan ya da daha iyi kullanan galibiyetini ilan ediyordu. Şimdilerde, silahların ortaya çıkmasıyla ilk kez, üstün beyinler kaba kuvvetin yerini aldı, fakat çatışmaların etkisi aynı kaldı: Bir tarafın kendisine verilen hasarlarla ya da gücünün azaltılmasıyla davasından vazgeçmeye ya da inkâr etmeye zorlanması. Bu son, en etkili olarak düşman tamamen saf dışı bırakıldığında -diğer bir deyişle öldürüldüğünde- kazanılır. Bu sürecin iki avantajı vardır: Düşman savaş halini sürdüremez ve düşmanın kaderi, sonrakileri aynı yolu izlemekten caydırır. Dahası, bir rakibin katli içgüdüsel bir arzuyu tatmin eder… Fakat öldürme isteğine karşı başka bir düşünce oluşabilir: Eğer canı bağışlandıysa ve cesareti kırıldıysa bir düşmanı köle olarak kullanma olasılığı. İşte burada şiddet katliam olarak değil de boyun eğdirme olarak ortaya çıkıyor. Böylece merhamet tohumları ekilir, ancak savaşın galibi kurbanının intikam alma arzusunu hesaba katmak zorunda kalarak kendi güvenliğinden bir dereceye kadar ödün verir.”

Freud medeniyetin “kaba kuvvet ve silaha dayalı şiddetten” hukuka nasıl evrildiğini incelerken, ortak kimlik ve toplum bilincinin düzen sağlamada güç kullanmaya göre daha sağlam bir kale olduğunu savunuyor:

“Kaba kuvvet, birlik olunarak aşılır; dağınık grupların birliğinden doğan kudret, toplumdan soyutlanmış deve karşı haklarını iyileştirmiştir. Dolayısıyla, ‘hak’ kavramını (yani hukuk) bir toplumun kudreti olarak tanımlayabiliriz. Fakat yine de bu, yoluna çıkan her bireyi kolaylıkla defeden şiddetten başka bir şey değildir ve tıpatıp aynı yöntemleri benimser, benzer amaçlar peşinde koşar ama tek bir farkı vardır: Bireysel değil toplumsal olan, kendi yöntemleri olan bir şiddettir. Ama ham şiddetten hukukun üstünlüğüne geçerken gözetilmesi gereken belli bir psikolojik durum vardır. Çoğunluğun birliği istikrarlı ve kalıcı olmalıdır. Eğer varlığının tek amacı kibirli bir birey tarafından bozguna uğratılmak ve bu bireyin çöküşünden sonra dağılıp gitmekse her şey boşa gidecektir. Kendi gücünün üstünlüğüne güvenen bazı farklı kişiler, şiddet yönetimini geri getirmenin yollarını arayacak ve bu döngü sürekli kendini tekrarlayacaktır. Dolayısıyla insanların birliği, kalıcı ve iyi planlanmış olmalıdır; muhtemel başkaldırı riskini önlemek için kurallar koyulmalı, kurallara -kanunlara- uyulmasını ve kanunların talep ettiği şiddet eylemlerinin usulüne uygun şekilde yerine getirilmesini sağlayan bir sistem kurulmalıdır. Bu şekilde bir menfaatler toplumunun tanınması, topluluğun üyeleri arasında, topluluğa asıl gücünü veren, birlik ve kardeşçe dayanışma duyarlılığını yaratır… Bana göre konunun özü olan noktayı belirttim: İktidarın, üyelerini bir arada tutan duyarlılık toplumu üzerine kurulmuş daha büyük bir birliğe aktarılarak kaba kuvvetin bastırılması.”

Fakat Freud’un işaret ettiği gibi bunu yapmak, teoride kolay, uygulamada zor çünkü eşit bir toplum öngörüyor ve birçok grupta bireyler arasındaki doğal güç dengesizliği kaçınılmaz bir çatışmayla sonuçlanır:

“O zamandan beri devlet içerisinde hukuki istikrarsızlığa, fakat aynı zamanda yasal bir evrimleşmeye de neden olan iki faktör vardır: Birincisi, yönetici sınıfın üyelerinin kendilerini kanun kısıtlamalarının üstünde tutmaya yönelik girişimleri ve ikincisi, yönetilenlerin haklarını genişletmek ve her kazanım için kanun yapılarak yasal yetersizliklerin yerine herkes için eşit yasaların getirilmesini sağlamak için verdikleri bitmek bilmez mücadele.”

Freud, buradan bakarak barış paradoksunun sonuçlarını inceliyor:

“Bu toprak genişletme savaşları hakkında herkesi kapsayan tek hüküm verilemez. Türklerle Moğollar arasındakine benzeyen bazı savaşlar, tam anlamıyla bir perişanlığa yol açmıştır; bazıları ise sınırları içerisinde şiddete başvurmanın yasaklandığı ve tüm anlaşmazlıkların yeni rejimle karara bağlandığı daha geniş birimleri meydana getirdikleri için şiddetten hukuka geçişi ilerletmiştir. Bu şekilde Roma’nın fethi de, Akdeniz topraklarına huzuru getirmiştir. Fransız kralının topraklarını genişletme tutkusu, huzur içinde gelişmeye devam eden ve birlik içinde bir Fransa yaratmıştır. Kulağa çelişkili gelse de savaşların arzuladığımız sürekli barış haline zemin hazırlayabileceğini de kabul etmek zorundayız çünkü sınırları içerisindeki tüm savaşları güçlü bir merkezi kuvvetle kanun dışı bırakan geniş imparatorlukların doğmasını sağlayan şey de savaştır.”

Freud teorisini mevcut meselelere getirerek savaşı bitirmenin tek bir yolu olduğunu öne sürüyor: Oy birliğiyle, tüm çıkar çatışmalarını çözüme kavuşturacak bir merkezi kontrol mekanizması oluşturmak. Fakat bu, Freud’un zamanında -bugün de- henüz yerine getirilmemiş, belli başlı bazı durumları gerekli kılıyor:

“Bunun için iki şey gereklidir: Birincisi yüksek bir mahkemenin kurulması; ikincisi bu yüksek mahkemeye yeterli yürütme yetkisi verilmesi. Bu ikinci gereksinim yerine getirilmediği takdirde, birincisi tek başına faydasız olacaktır. Açıkça görülüyor ki yüksek mahkeme olarak işleyen ve birinci gereksinimi yerine getiren Milletler Cemiyeti, ikinci gereksinimi yerine getiremiyor. Elinin altında bir güç yok ve bu güce ancak bu yeni kuruluşun üyeleri yani kurucu ulusları tarafından verildiğinde kavuşabilir. Ve görüldüğü gibi, bu da boş bir umut. Yine de tarihte benzeri bir girişimin nadir olduğu -hatta böylesi bir ölçekte hiç olmadığı- gerçeğini görmezden geliyorsak Milletler Cemiyetini öngörüsüz bir bakış açısıyla görüyoruz demektir. Milletler Cemiyeti, belirli bazı idealist düşünce tarzlarını kullanarak, şimdiye dek iktidar sahibi olanların elinde olan otoriteyi (diğer bir deyişle zorlayıcı bir etkiyi) ele geçirmek için yapılmış bir girişimdir… bir toplumu bir arada tutan iki faktör vardır: Şiddet içeren baskı ve grup üyeleri arasındaki duyarlılık bağları (teknik tabirle ‘özdeşleşmeler’). Bu faktörlerden biri işlemez olsa da diğeri, grubu bir arada tutmak için hala yeterli olabilir.

[…]

Ve günümüzde, otoritesinin sorgulamaya açık olmadığı bu tarz bazı birleştirici fikirlere boşunaymış gözüyle bakmaktayız. Bugün her ülkede zirve yapmış olan milliyetçi fikirlerin oldukça farklı bir yönde hareket ettiği çok açıktır. Bolşevik düşüncelerinin savaşa son vereceği fakat bugün olduğu gibi, bu hedefin çok uzakta olduğu ve belki de sadece, acımasız ve birçoklarının ölümüne sebep olacak bir savaşla ulaşılabileceği fikrini savunanlar var. Bu şekilde, günümüz koşullarında kaba kuvvetin yerine ideal bir kudret koymak için gösterilen her çaba başarısız olmaya mahkûmmuş gibi görünecektir. Eğer hakkın kaba kuvvet üzerine kurulduğu ve bugün bile bu hakkı korumak için şiddete ihtiyaç duyulduğu gerçeğini görmezden geleceksek, bu mantık hatalıdır.”

Daha sonra Freud, kuramının insan doğasının hem iyi hem kötüyü bir arada bulundurma kapasitesini ele alan en ilgi çekici kısmını anlatıyor ve bu görünürde zıt iki gücün kaçınılmaz bir uyum içinde çalıştığını iddia ediyor:

“İnsan içgüdülerinin iki türlü olduğunu varsayarız: ‘Erotik’ (Platon’un Symposion’unda Eros’u tanımladığı anlamda) veya ‘cinsel’ (açıkça bugün ‘seks’in çağrıştırdığından daha geniş anlamla) diye tanımladığımız koruma ve birleştirme içgüdüleri ve ikinci olarak, saldırgan ve yıkıcı içgüdüler olarak benimsediğimiz yok etme ve öldürme içgüdüleri. Tahmin ettiğiniz gibi bunlar, oldukça iyi bilinen karşıtlar olan Sevgi ve Nefretin, kuramsal varlıklara dönüştürülmüş hâlidir; belki de bunlar, sizin uzmanlık alanınızdaki ebedi kutupsallık davranışları olan itme ve çekmenin farklı boyutlarıdır. Fakat iyi ve kötü kavramlarına geçerken çok aceleci davranmamamız gerekiyor. Bu içgüdülerin her biri, karşıtındaki kadar vazgeçilmez olan alışılmış parçacıklardır ve hayattaki tüm olgular bunların, ister uyum içinde ister birbirlerine karşı olan faaliyetlerinden kaynaklanmaktadır. Herhangi bir kategori içindeki bir içgüdü nadir de olsa tek başına faaliyet gösterebilirmiş gibi görünmektedir; her zaman içerisinde karşıtındakinden belli bir oranda bulundurur ve bu da amacını değiştirir ve hatta belirli durumlarda, marifetinin birincil şartı olur. Bu sebeple kendini koruma içgüdüsü tamamen erotik bir içgüdüdür, fakat amacına ulaşmak için, tam da bu içgüdü saldırgan davranışlara ihtiyaç duyar. Aynı şekilde sevgi içgüdüsü de belirli bir nesneye yöneltildiğinde, eğer bu nesnenin etkisine teslim olacaksa edinmeci bir içgüdü karışımını gerekli kılar. Bunları fark etmemizin bu kadar uzun sürmesinin sebebi, bu iki farklı türdeki içgüdüyü dışavurumlarında birbirinden ayırmanın zor olmasıdır… Bir eylemin, tek başına Eros ve yıkıcılığın bir karışımı olan tek bir içgüdü uyarıcısıyla ortaya çıkması istisnai bir durumdur. Genellikle, benzer bir birleşime sahip farklı güdüler birlikte çalışarak eylemi meydana getirirler.”

Bunu da uluslararası savaş dinamikleriyle ilişkilendiriyor:

“Bir ulus bir savaşa katılmaya çağrıldığında bazıları açıkça ilan edilen, bazıları geçiştirilen birçok sesli ve sessiz insani güdü bu çağrıya cevap verebilir. Saldırı ve yıkım için duyulan arzu kesinlikle bunlardan biridir; tarihteki sayısız zulüm ve insanların günlük yaşamları, bunun yaygınlığını ve kuvvetini onaylamaktadır. Bu yıkıcı dürtülerin idealizme ve erotik içgüdüye hitap edilerek uyarılması, doğal olarak açığa çıkmalarını kolaylaştırır. Tarih sayfalarına kaydedilmiş mezalimler hakkında kafa yorarken, ideal güdüsünün genellikle yıkımın tozları için kamuflaj görevi gördüğünü hissederiz; bazen, Engizisyon zulümlerinde olduğu gibi, ideal güdüleri bilincin ön planını işgal ederken, gücünü bilinçdışında gömülü olan yıkıcı içgüdülerden alıyormuş gibi görünüyor. İki yorum da akla yatkındır.”

Freud, bilim ile felsefe arasındaki benzerlik hakkında etkili ve öngörülü bir noktaya işaret ediyor:

“Tüm bunlar size, kuramlarımız mitoloji türlerinden, hem de kasvetli olanlarından biriymiş izlenimi verebilir. Fakat her doğa bilimi sonunda buraya, bir tür mitolojiye varmıyor mu? Yoksa sizin fizik bilimlerinizde bugün aksi mi geçerli?”

Dini öğreti ile psikoloji arasında da benzer bir ilişki bulunuyor ve altlarında yatan ortak paydada Freud, Einstein’ın ilk sorusuna önerilen cevabı buluyor ve Chaplin’in Büyük Diktatör‘de yaptığı “Birbirimizin mutluluğuyla yaşamak isteriz acısıyla değil.” diye devam eden simgesel konuşmasını somutlaştıran bir şekilde anlatıyor:

“İçgüdülerimizin ‘mitolojisinden’ savaşı bertaraf edecek dolaylı bir yöntem için kolaylıkla bir formül bulabiliriz. Eğer savaş eğilimi yıkıcı bir içgüdü yüzünden ortaya çıkıyorsa, elimizde her zaman karşıt maddesi, yani Eros bulunmaktadır. İnsanlar arasındaki tüm bu duyarlılık bağlarının mahsulleri bizim için bir savaş antidotu işlevi görmelidir. Bu bağlar iki türlüdür. Birincisi, sevilen bir nesneyle olanlar gibi olan ilişkilerdir fakat bu cinsel bir istek barındırıyorsa geçersizdir. Psikanalist bu bağlamda ‘sevgi’den bahsederken hiçbir pişmanlık hissetmemeli; çünkü din de aynı dili kullanır: Komşunu kendin gibi sev. Dini bir emir, ifade etmesi kolay fakat uygulaması ne kadar zor! Diğer duyarlılık bağı ise özdeşleşme yoluyla olacaktır. İnsanlar arasındaki önemli benzerlikleri ortaya çıkaran her şey, insan toplumunun inşasında büyük ölçüde temel görevi gören bu toplum olma hissinin, özdeşleşmenin işlemeye başlamasını sağlayacaktır.

[…]

Fakat insanların liderler ve yönetilenler olarak ayrılmaları, doğuştan gelen ve geri dönüşü olmayan eşitsizliklerinin başka bir tezahürüdür. Yönetilenler sınıfı çok büyük bir çoğunluğu kapsamaktadır; kendileri yerine karar verebilecek, ki bu kararları genellikle itiraz etmeden kabul ederler, bir üst komutaya ihtiyaçları vardır. Bu bağlamda, bu kişilerin şimdiye dek gözdağından etkilenmeyen, gerçeklik arayışında hevesli ve görevi, onların liderliğine bağımlı olan kitlelere önderlik etmek olan, daha üstün bir bağımsız düşünürler sınıfı oluşturmak için çok daha fazla çaba sarf etmeleri gerektiğine işaret edebiliriz. Düşünce özgürlüğü hakkında politikacıların koyduğu kurallarının ve [dinin]belirlediği yasaklarının böyle yeni bir oluşumu teşvik etmekten ne kadar uzak olduğundan bahsetmeye gerek yok. Her bireyin mantığın emirlerini kendi içgüdüsel yaşantısından daha önemli saydığı bir toplumda ideal koşulların bulunacağı açıktır. Yalnızca böyle bir toplum, geçmişinde karşılıklı duyarlılık bağlarını kopmuş olsa bile, bireyler arası birliği bu kadar kusursuz ve bu kadar dayanıklı şekilde ortaya çıkarabilir. Fakat görüldüğü üzere, böyle bir ümit tamamen hayalidir. Savaşı önlemenin diğer dolaylı yöntemleri ise evet olanaklıdır fakat hemen sonuç vermez. Bu yöntemler, çok yavaş öğüten çirkin bir değirmeni hatırlatır; o kadar yavaş öğütür ki un hazır olmadan herkes açlıktan ölür.”

Genel olarak distopyan bir mizaca sahip Freud, her şeye rağmen Einstein’ın arayışının neden değerli bir arayış olduğunu belirtmeyi ihmal etmiyor:

“Her birey kendi yaşamı üzerinde hak sahibidir ve savaş umutla dolu hayatları yok eder; insanları türdeşlerini öldürmeye zorlayarak kendi insanlıklarından utandıracak durumlara sokar; maddi imkânları, insanların emeklerinin karşılıklarını ve çok daha fazlasını harap eder. Dahası, şu an yürütülen savaşlar, eski ideallere göre kahramanlıklara meydan bırakmıyor ve modern silahların mükemmellikleri göz önüne alındığında, bugün savaşlar düpedüz, karşılıklı savaşan iki kişiden en az birinin yok edilmesi anlamına geliyor. Bu o kadar gerçek ve o kadar açık ki savaşın ortak bir ittifakla neden yasaklanmadığını merak etmemek elde değil.”

Sezginin rasyonelliğe üstünlüğü ile ilgili genellikle Einstein’a atfedilmiş, muhtemelen yanlış atfedilmiş ünlü “Sezgisel akıl, kutsal bir hediyedir ve rasyonel akıl sadık bir hizmetçidir. Biz hizmetçiyi onurlandıran ve hediyeyi unutmuş bir toplum yarattık.” sözünü düşününce Freud’un zihnin içgüdüyü bastırmasını, insan gelişiminin ayırıcı özelliği olarak gösteriyor olması oldukça ilginçtir:

“İnsan ırkının kültürel gelişimi (biliyorum bazıları buna medeniyet demeyi tercih ediyor) çok eski çağlardan beridir gelişim içerisindedir. Düzenimizdeki en iyi şeylerin tamamını, fakat aynı zamanda insanın acı çekmesine neden olan birçok şeyi de bu sürece borçluyuz. Kökenleri ve nedenleri anlaşılmaz, sonu belirsizdir fakat bazı özelliklerini algılamak kolaydır. Birçok açıdan cinsel işlevi zayıflattığı için insanlığın neslinin tükenmesine yol açabilir ve bugün bile, barbar ırklar ve tüm milletlerin alt sınıfları, kültürlü tabakaya oranla çok daha hızlı çoğalıyorlar… Kültürel değişim sürecine eşlik eden bu ruhsal değişimler dikkat çekicidir ve reddedilmemelidir. İçgüdüsel amaçların giderek reddedilmesine ve içgüdüsel tepkilerin azalmasına dayanırlar… Psikolojik açıdan, kültürün en önemli iki olgusundan birincisi, içgüdüsel yaşantımıza hâkim olma eğilimi gösteren zekânın güçlendirilmesi ve ikincisi, devamında ortaya çıkan tüm fayda ve tehlikeleriyle saldırgan dürtünün içe dönüşüdür. Şu an savaş, kültürün gelişmesiyle üzerimize zorla yüklenen ruhsal mizaca kesinlikle uymamaktadır; bu sebeple savaşı kesinlikle kabul edilemez bulmak, ona karşı olmak zorundayız.”

Bugün çatışmalardan mahvolmuş dünyamızdan bakınca, Freud’un vardığı sonuç can yakıcı bir huzursuzlukla yankılanıyor:

“Geri kalan insanların yüzlerini barışa çevirmeleri için daha ne kadar beklememiz gerekiyor? Söylemek imkânsız, fakat yine de bu iki faktörün -insanın kültürel mizacı ve gelecekteki savaşların alacağı şekle dair haklı korku- yakın gelecekte savaşlara bir son verebileceği ümidimiz boş bir ümit değildir. Fakat hangi yollardan ya da yan yollardan geleceğini tahmin edemiyoruz. Bu sırada, kültürel gelişimi sağlayan şey her neyse, onun aynı zamanda savaşa karşı da işlediğine inanarak belki dayanabiliriz.”

3 Aralık 1932’de Einstein samimi bir mektupla cevap veriyor:

“Gerçeği araştırmaya adadığınız bütün dirayetinizle ve tüm hayatınız boyunca fikirlerinizi beyan etmek için gösterdiğiniz oldukça az rastlanan cesaretinizle hem benim hem bütün insanlığın şükranlarını kazandınız.”

Aynı dönemde Einstein, entelektüel barış etkinliklerine aktif olarak katıldı. En üzücü, zamansız ve bütün zamanlara uyan olan gözlemini “Avrupa ve Yaklaşan Savaş” konulu bir sempozyuma katkı olarak 1932 yılı Nisan ayında yazdığı, Rusça Nord-Ost dergisinde basılmış yazısında buluyoruz:

“Uluslararası tüm çatışmalar tahkime tabi olmadıkça, tahkimle varılan kararların uygulanması güvence altına alınmadıkça, savaş çıkarmak yasaklanmadıkça, savaşların savaşları doğuracağına emin olabiliriz. Uygarlığımız, bu belanın üstesinden gelecek ahlaki gücü kazanmazsa kendisinden önceki uygarlıkların kaderini paylaşarak düşmeye ve çürümeye mahkûmdur.”

Yazan: Maria Popova
Çeviren: Nisrem AKCİĞER
Kaynak: Brain Pickings

Libido Portal’da yayımlanan, Libido yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.