Hayatımın büyük bir çoğunluğunda bir müzik aşığı ve müzisyendim. Bütün müzikleri sevmezdim. Mesela opera için bir zevk geliştirmedim. Ayrıca Country müziği (Amerikan folk müziği) de çok önemsemedim. Ama klasik müziğin özellikle Beethoven, Bach, Mozart ve Vivaldi’ninkilerin zevk alabiliyorum. Bununla beraber caz ve caz fizyondan da hoşlanıyorum, karmaşıklığını serbest biçim doğaçlamasını takdir ediyorum fakat açıkçası onu da çok dinlemem. 1940’larda Glen Miller ve Tommy Dorsey gibi müzisyenlerin liderliğindeki büyük müzik gruplarıyla ve Frank Sinatra, Dean Martin gibi mırıldanarak duygusal şarkı söyleyenlerle gençliği geçmiş olan ailemden farklı olarak ben rock ve pop müzik dinleyerek, severek ve çalarak büyüdüm. Chuck Berry, Motown, Beach Boys, The Beatles, Rolling Stones, Kinks, The Who ve tüm inanılmaz müzik devrimi sevgiyle “İngiliz istilası” olarak biliniyordu. Beatles Amerika’ya gelip Ed Sullivan Show’da ilk defa televizyonda sahneye çıktıklarında daha on iki yaşındaydım ve 1963’te bateri dersleri alıyordum. Birçok kolay etkilenen Amerikan ergeni gibi ben de müptelası oldum. Ve hala müptelasıyım. Bugün, amatör müzisyen ve profesyonel bir psikolog olarak şu soruları sormak istiyorum: Müziği bu kadar popüler bir sanat yapan şey nedir? Neden biz insanlar bunu bu kadar çok seviyoruz? Ve neden Freud bunu küçümsedi?

Şaşırtıcı bir şekilde,  psikoterapi ve psikanalizin genel olarak babası Sigmund Freud birçok müziği tutkuyla sevmiyordu. Belirli yavan operalar haricinde sanat olarak müzikte hemen hemen hiçbir zevke sahip değildi. Doğrusunu isterseniz nerdeyse bütün müziklerden vebaymışçasına kaçardı. Aslında Freud’un önemli bir müzik korkusu olduğunu ve hatta “müzik fobisinden” muzdarip olduğunu söyleyebiliriz. Buyrun, Bay Doktor Freud, 1914’te müziğe karşı olan güçlü direncini şöyle açıklıyor:

…Ben bir sanat uzmanı değilim sadece meslekten olmayan biriyim. Buna rağmen sanat eserleri, özellikle edebiyat ve heykel, resim daha az olmak üzere bende çok güçlü bir etki yaratıyor. Onları kendi yolumla kavramak için çok çaba harcıyorum başka bir deyişle etkilerinin neyden dolayı olduğunu kendime açıklamak için. Örneğin müzikte bunu yapamıyorum. Herhangi bir zevk nerdeyse hiç alamıyorum. İçimdeki bazı akılcı ya da belki de analitik düşünce tarzı beni etkileyen şeyin ne olduğunu bilmeden bir şey tarafından etki altına alınmaya karşı çıkıyordur.

Neredeyse bir itiraf. Şiir, edebiyat, mimari, resim ve diğer geleneksel sanat biçimlerini böyle keskin bir değerlendirme ve anlama yetisine sahip birisi neden müziği tamamen reddetmiş olabilir? Olası nedeni takıntı, zorlantı, ölüm anksiyetesi, migren ve psikojenik bayılma nöbetlerinin dahil olduğu çeşitli nörotik semptomlardan dolayı acı çektiği bilinen Freud’da, melofobi ortaya çıkmış da olabilir. Müzik korkusu. (Bazıları Freud’un müzikojenik epilepsi olarak bilinen oldukça nadir bir nöbet bozukluğundan muzdarip olduğuna dair spekülasyonlar yapar. Bu gibi durumlarda, müzik çalınırken ya da dinlenirken altta yatan nörolojik bozukluğu tetikler ve hafiften şiddetliye doğru nöbetlerle sonuçlanır ve dolayısıyla belirli müzik türlerinden kaçınma ve müzik korkusu anlaşılır hale gelir.) Diğer belirli fobilerle karşılaştırılınca (örneğin; yılan, örümcek, böcek, yükseklik, fırtına, asansör gibi fobilerle) müzik fobisi bazı belirli uyarıcılara karşı kaygı tepkisi içerir. Freud’un durumunda, bu işitsel tetikleyici uyaranlar neredeyse her tür müzik için gibi görünür. Viyana ya da Münih’te şehre çıkıp müziğe maruz kaldığında, söylendiğine göre otomatik bir şekilde hemen kulaklarını elleriyle kapatıp müziğin sesini engellermiş. Bu kadar olumsuz bir tepkiye ne sebep olmuş olabilir? Freud’un işitme duyusu, onlarca yıllık psikanalitik dinlemeyle çok iyi akort edilmiş şekilde, aşırı duyarlı mıydı? Ya da sorunu derin bir şekilde kök salmış olabilir miydi?

Müzik fobisi için olası bir açıklama ise bazen müzik – ya bütün müzikler ya da bazı belirli bir müzik türü ya da tarzı –kişinin geçmişinde travmatik olay veya dönem ile negatif bir şekilde ilişkili ve psikolojik olarak bağlantılı olabilir. Freudyen bakış açışı, kişinin ne pahasına olursa olsun bilinçlenmekten kaçınmaya mecbur hissettiği müziğin bazı bastırılan ya da reddedilen bilinçdışı yapı, hafızayı ya da duygusal içeriği, tipik seksüel tabiatı bakımından uyardığı sonucuna varıyordu. (Freud sonradan 60’larında batırılan agresif dürtüyü de ekleyecekti.) Şimdi öne bir adım daha atalım: Birilerinin hoşlanmadığı ve kaçındığı hatta nefret ettiği müzik, biliçdışının temel bir korkusunun kendisinden mi kaynaklanır? “Mantıksızlıktan mı? Rollo May’in 1969’da “şeytani” olarak adlandırdığı şeyin ilkel esaslı korkusu mu? Ya da Jungyenlerin “anima” (bir kadının bilinç altından fışkıran dişilik ideali veya imajı -psikanalizde-) ya da “feminine” (kadınsı-dişi) olarak nitelendirdiği şeylerden mi?

Örneğin, bir keresinde edebiyata, tiyatroya ve filme güçlü bir ilgisi olmasına rağmen duygusal derinliği ve yoğunluğu olan eserleri ne izleyebilen ne dinleyebilen ne de okuyabilen, çok öfkeli ancak kronik olarak bastırılmış ve bu yüzden depresif olan bir hastayı tedavi etmiştim. Kendini bilinçli olarak bu gibi durumlarda bırakmaktan kaçınırdı. Ve böyle bir durumda olduğu zaman, duygularından kopar, uyuşur ve materyalle sadece yüzeysel olmanın ötesine geçmesini engellerdi. Hastam, entelektüel ve duygusal açıdan uyaran sanatsal çabalar ve aktiviteler yüzünden anksiyeteyle felce uğramış hissedip en azılı tutkularını dile getirdi ve anlam ve amaç duygusu kazandı. Kendisinin dayattığı koruyucu duvarların edebiyat, müzik, film ve sanatın üstün gücü tarafından gedik açılmasına izin verilirse tüm kontrolünü kaybedebileceğinden, çılgına dönebileceğinden, delirebileceğinden, psikotik olabileceğinden, bunalmış ve şeytani bir güç tarafından yıkıcı bir şekilde ele geçirilebileceğinden korkuyordu. Bu yüzden dikkatli bir şekilde tüm bu durumlardan uzaklaştı, sanatsal hassasiyetlerini kaba bir kişiliğin arkasına gizledi, yaşam kalitesini yoksullaştırdı ve ruhunu aç bıraktı. İçimizdeki “şeytani” olan kronik olarak inkar ettiğimizde uyuklayan bilinçdışımızdan -bilinçdışımızı uyandırma tehdidi olduğu için- faaliyetleri, ilişkileri ve deneyimleri engellemeliyiz. (“Şeytani” olan ve onun yaratıcılıkla ilgisi hakkında bir tane daha görüş sahibi olmak için kitabım olan “Öfke, Çılgınlık ve Şeytani” ye bakabilirsiniz.)

“Femininine” korkusu, Freud’un müzik nefretini kavramsallaştırmasının bir başka yoludur. Müzik, C. G. Jung’un “anima” olarak adlandırdığı, erkeklerde “kadınsı, dişil” varlık biçimi ile yakından ilgili olarak duygu, his, tutku, mantık dışılık, kalp, ruh ile alakalıdır. Jung’un engin zekâsına rağmen, Freud’un dişiliğe karşı karalayıcı antipatisinin somut örneği olarak görünen kadın, onun tartışmalı kavramlarından “histeri” (gezinen rahim) ve “penis kıskançlığı” ile bilinir. Kendinde olduğu gibi ortaya koyduğu psikolojide de kadının değerini düşürdü ve düşünme, muhakeme, mantık, çözümleme, entelektüalizm ve bilimsel indirgemecilik gibi daha çok “erkeksi, eril” niteliklere aşırı değer biçti. Freud kendi “kadınsı tarafından” korkuyor muydu? İçindeki duygusal, “histerik” kadından? Müziği dünyasından dışlayarak, kısmen animasıyla uğraşmaktan mı kaçındı? (İddia edilene göre Freud çocukları dâhil olmak üzere evde müzik çalınmasına izin vermezdi.) Başka bir şekilde ifade edecek olursak, Freud kendi bilinçdışı duygularından mı korkuyordu? Müzik onda istemsiz ve mantık dışı güçlü duyguların harekete geçmesine mi neden oluyordu? Duygularını analitik olarak ya da mantıklı bir şekilde inceleyemiyor muydu? Her ne pahasına olursa olsun duygularını zorlantılı bir şekilde kontrol altında tutmaya mı çalışıyordu? Ve animasının, içindeki boşanmış kadının, akılcı olmayan tarafının, ayrışmış duygularının kronik olarak bastırılması, Freud’un kendi histerik ve psikojenik belirtilerinin altında mıydı?

Freud’un biyografi yazarı Peter Gay’e göre (1988), “Freud’un yaşamı… öz disiplinini, spekülatif dürtülerini ve düşmanlarına olan öfkesini yönetmeye çalışmak, yandaşlarının arasındaki noksan ve sadakatsiz olanı bulmaktan daha zor bir mücadeleydi.”[Vurgu benim] Freud’un müzik korkusu, insan zihni ve ruhu üzerindeki kontrol edilemeyen ve hatırlatıcı etkileri üretmiş olabilen şeytaniye özellikle de kendisinin kini ve öfkesine karşı tam bir saplantılı-zorlantı savunmasıdır. Freud yüce bir zekâya ve insan zihninin derin içyüzünü anlayan bir bakış açışına sahipti. Ama o da hepimiz gibi kendi şeytanlarıyla ve kendi kompleksleriyle mücadele ediyordu. Müzik kendi şeytanlarımızı sadece sakinleştiren değil aynı zamanda davet eden bir güçtür. Özellikle uzun süre bastırılmış duygular, hatıralar için. Oyun yazarı William Congreve  “Müziğin vahşi yürekleri sakinleştirecek kadar çekiciliği vardır.” der. (Bazen bu yanlışlıkla William Shakespeare’e yönlendirilmiş ve genellikle “müzik vahşi hayvanı sakinleştirir.” olarak yanlış alıntılandırılmıştır.)

Bunun da doğruluk payı var ki müzik, film ya da iyi bir kitap gibi bizi sıradan sorunlarımız ve sıkıntılarımızdan geçici olarak uzaklaştırıp başka bir dünya ve farklı bir zamana götürür. Yalnızlık için arkadaşlık tesellisini sağlayabilir, varoluşsal izolasyon hissini azaltabilir ve acı çeken ruhlara sevgi götürür. Blues, bir başkasının acısından ortaya çıkan müziğin –karşılıksız aşk, kayıp, sıkıntı, kötü şans gibi-  kendi problemlerimizde daha az yabancılaşmış ve yalnız hissetmemize yardımcı olduğunu gösteren bir örnektir. Eskilerin de dediği gibi, el ile gelen düğün bayram. Böylesine trajik öyküler ve üzüntüler duyduğumuzda, halk müziği, Amerikan yerel halk müziği, R&B, standart rap ya da rock müziği olsun, sanatçı ile bağlantı kuruyor ve kendimizi bir topluluğun, kabilenin, kolektif, arketipik, evrensel bir insan ailesinin parçası olarak hissediyoruz. Aramızda kim ergenliğinde ayrılık ve karşılıksız aşk acısı, endişe ve kafa karışıklığı hissetmemiştir? Bu yüzden bazı müzikleri dinlemek ruhumuzu sakinleştirir. Üzgün ya da moralimiz bozuk, bezgin ve cesareti kırılmış hissettiğimizde müziğin ruhumuzu neşelendirip, ilham veren ve harekete geçiren bir etkisi vardır. Müzik bizde ilkel yaşam gücünün ifadesi olarak neşe içinde, kendiliğinden gelen bir dans etme isteği uyandırır. Bizi nazikçe ninni söyleyerek uyutabilir. Ya da bizi ağlatıp güldürebilir. Ve bazen müzik bizim kızgın hissetmemize neden olabilir. Örneğin Bob Dylan’ın yazıp, çalıp ve söylediği “Masters of War” ve “A hard Rain’s A-Gonna Fall” gibi protesto şarkılarında, biz onun kişisel öfkesini hissettik ve o sadece bizim kolektif öfkemizi ifade edip kanalize ediyordu. Gerçek müziği kakofoniden ya da saf ticari anlayıştan ayıran şey, gerçek sanatı, rahatına düşkün gösterişten ayıran şeydir. En iyi müzik kişisel deneyimlerin tamamen ifade edilmesinden gelir ama Jung’un “kolektif bilinçdışı” dediği kavramdan doğar ve konuşur. Mümkün olan en derin seviyede doğrudan psişemize (ruhumuza) girer ve hepimizin paylaştığı insanlık hali, endişeleri ve deneyimleri hakkında arketipsel ve varoluşçu endişelere hitap eder. Ve bizi içtenlikle birbirimize bağlar.

Melodi yalnız başına iliği sızlatabilir. Örneğin, Beethoven’ın Eroica senfonisini ya da ölmeden hemen önce bestelediği son yaylı çalgılar dörtlüsü göz önüne alınabilir. Ama anlamlı sözlerle birleştiğinde müzik, şiirin eklenen gücünü de alır. Eş zamanlı olarak hem sözlü hem de sözsüz şekilde bizimle konuştuğunda sinerjik hale gelir müzik. Tabi ki bunların hepsi müzik ve/veya şarkı sözlerinin niteliklerine ve birbirlerine ne kadar iyi tamamladıklarına bağladır. Bu birleşim doğruysa, bu yüce yaratılar ister besteleme, çalma, seslendirme isterse de pasif olarak dinleme olsun hiçbir şey deneyimle kıyaslanamaz. Dylan bunu yaptı. Joni Mitchell’in üstün ama ruh burkan kişisel müziği, müzik ve şiirin sinerjik evliliğine örnek olarak akla gelmektedir. Jackson Browne vokaller ve sözlerde fazlasıyla iyi çalışan başka bir sanatçıydı. The Rolling Stones şeytani ve kötü niyetli tarafı kendinden beklenen hipnotize edici bir şekilde ürpertici “Sympathy fort he Devil” olarak sunuyor. Ve sonra tabi ki Lennon ve McCarty’nin zamansız müzikleri de var. Ve daha niceleri.

Ama müzik daha fazlasını yapabilir.

(Yazının 2. Bölümü vardır.)

Yazar: Stephen A. Diamond, Ph.D. Los Angeles’ta doktora dereceli klinik ve adli psikolog.
Çeviri: Hazal Gülce Güleç
Kaynak:  psychologytoday

Libido Dergisi’nde yayımlanan, Libido Dergisi yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.

Bizi takip edin