Mutluluk ve mutluluğa nasıl ulaşılacağı sorusu sonsuz bir şekilde eğlencelidir. Bu, biz tüm uzmanların nasıl daha çok mutluluğa ulaşabileceğimizle ilgili hayatlarımızın büyük bir bölümünü harcadığımız birkaç konudan biridir. Küresel ekonomik krizden birkaç yıl öncesinde bir kimse, mutluluk ve mutluluğu nasıl bulacağımız üzerine hikayelere denk gelmeden bir gazeteyi neredeyse açmazdı. Editörler için “mutluluk” kelimesini başlığa koymak zorunlu oldu. Ve tabi ki pazarlamacılar bu yönelimi hemen anladılar. Aniden filozofların binlerce yıldır çözmeye çalıştıkları mutluluk bilmecesinin cevabı bulundu – mutluluğu alışveriş merkezlerinde bulabilirsin.

Mutluluk çılgınlığı – özellikle “olumlu psikolojinin” ortaya çıkışı – günümüz tüketici kapitalizminin talepleri ile son derece uyuşmaktadır. Mutlu olmak kişisel bir proje, sosyal durumlarımızdan değil de kendi çabalarımızdan ortaya çıkan bir şey haline geldi. Elbette ki birçok insan mutluluğu malzeme ediniminde bulmaya çalışmanın tehlikelerini anlamaya başladı, ancak bu tüketici toplumun yoğun bireyselliğine katkıda bulunan özel girişim haline gelmesini önlemedi.

Kişisel gelişim sektörü en az kırk yıldır hayatımızda ve çoğu insanı ofis işinden ziyade durup düşünmesini ve yolunu bulmalarına teşvik etmesi açısından faydalıdır. Ancak aynı zamanda bir anti-sosyal etkisi de varmış, mutluluk akımıyla birleştiğinde çok daha fazlası.

Kitapçılardaki en büyük bölümlerden birisi “Kişisel Gelişim”dir.  Mutluluk sırrını elinde tuttuğunu iddia eden yüzlerce başlığın arasından Sephanie Dowrick’in Mutluluğu Seçmek adlı kitabı çağın simgesidir. “Olduğun kişiye güven” “Mutluluk kaynağı olarak kendine güven” ve “Kendi mutluluğundan sen sorumlusun” gibi bölüm başlıklarıyla kendimizi nasıl hissedersek hissedelim –işimizde yetersiz, tatmin olmadığımız bir ilişki tuzağında, modern hayatın bitmeyen olumsuzluklarıyla kuşatılmış ya da anksiyeteyle mücadele eden- kendi seçimlerimizle daha mutlu olabileceğimizi vaad eder. Mutsuzluğun, mutlu olma “yeteneklerinden” yoksun olduğumuzdan kaynaklandığı söylenir.

Kişisel gelişim kitapları, tekrar tekrar bize kendi mutluluğumuzdan sorumlu olduğumuzu hatırlatırken, gerçek ise ailemizin, arkadaşlarımızın, toplumların ve devletlerin de bu konuda bazı sorumluluklar taşımasıdır. Mutluluğu Seçmek gibi kitaplarda sunulan koca karı ilaçları, modern hayatın öz odaklı bireyselliğini geçerli kılmaya hizmet eder. Sosyologların “hür irade” –öz üzerine devamlı vurgu- dedikleri şeyin dezavantajlarını yansıtır.

Bunun sorumlulukla ilgili tutucu fikirlerde nasıl rol oynadığı açıktır. Eğer memnuniyetsiz ya da melankoliksen o zaman yeterince çabalamadığın, “yetenekleri” kazanmak için çaba göstermediğin çıkarımıdır. Yani durumun için kötü aile hayatını, eşitsizliği, ayrımcılığı, iş yeri sömürüsünü ya da sıkı devlet politikalarını suçlamamalısın. Bu tamamen senin kendi karakterine ve çözümüne bağlıdır.

Ancak günlük hayat kendimizi bulduğumuz koşullar içerisinde hayata nasıl yaklaştığımızla ilgili en azından bir dereceye kadar tercihimizin olduğunu öne sürer.

Deneysel araştırmaların birçoğu – Aristo’dan önceye dayanan felsefi yansımalardan bahsetmeden- üç refah yaklaşımını ayırt etmemizi sağlar: Tatminkar hayat, iyi hayat ve anlamlı hayat.

Bu araştırmanın Amerikan psikoloji duayeni ve pozitif psikolojinin kurucu Martin Seligman tarafından sistemleştirildiğini söylemeliyim. Barbara Ehrenreich’İn Gül ya da Öl: Olumlu düşünce Amerika ve Dünyayı nasıl aptallaştırdı? adlı kitabında Seligman’ın “otantik mutluluk’’ girişimi boşluğu ifşasını yıkmasından sonra Seligman’a güvenmeye bir nebze isteksizim, ancak önceki çalışmasından bazı sezgiler kazanılabilir.

Tatminkar hayat, ya da yaşama zevki hedonizmle –duygusal ya fiziksel “üstünlükler”in sayısını maksimuma çıkarma isteği- güdülenir. Bu, modern tüketici kapitalizminin bir imzasıdır. Kısıtlamalar içerisinde gelir elde etme yöntemlerinin, hedonistik arayışlara daha iyi erişim sağlamanın da yer aldığı tatminkar hayatı geliştirmek için gerekli olan yetenekleri öğrenmek muhtemeldir. Ben merkezli, tatminkar hayata kendini adamış insanlar için etki odağı her zaman dışa doğrudur- tatmin kaynakları sağlamak için dış dünyaya bakmaktır. Örneğin, kariyer başarısıyla statü arayışı dışsal karşılık üzerine vurgu yapması nedeniyle tatminkar hayatın bir özelliği olarak sayılabilir.

İkinci yaklaşım iyi hayattır. Bu, Martha Nussbaum ve Amartya Sen tarafından benimsenen bir eğilim olan gelişim ve refah üzerine eserlerinden birinde kabiliyetlerini geliştirmeye ve güzelleştirmeye ve dolayısıyla birinin potansiyelini gerçekleştirmesine adanan bir hayat olarak düşünülebilir. Tatminkar hayat, şu anı eğlenceli kılmak için gelecekten ödünç alırken, iyi hayat geleceği büyütmek için şu ana yatırım yapar. İyi hayatın özelikleri arasında bir amaca yönelik uğraş, olumlu öz saygı, nitelikli ilişkiler, çevresel yeterlik ve devamlı kişisel gelişim yer alır.

Aristoteles hepimizin birer şeytanı, ya da ruhu, olduğunu ve bu yaşama amacının onu keşfetmek ve ona itibar etmek olduğunu öne sürmüştür, yani ‘’iyi hayat’’ yaklaşımı ödemonizm fikrine yakındır. Tatminkar hayat ve iyi hayat arasındaki zıtlık Epikürcüler ve Stoacılar arasındaki eski tartışmayı yansıtır ve günümüzde farklılığı destekleyen psikolojik araştırma organı vardır. Epikür pozitif etki (ya da duygu) fikirler aracılığıyla keşfedilen refahın yoğun bir şekilde öznel fikridir. Öznel refah araştırmalarıyla kolay bir şekilde ölçülmüştür ancak çok güvenilir değildir.

Yaşama dair üçüncü yaklaşım ise anlamlı hayattır ve birinin “imza güçlerini” geliştirmesini gerektirebildiği ölçüde iyi yaşama benzer. Ancak iyi yaşamın peşinden koşmak öz odaklı olabilirken –atletler ya da müzisyenler yıllar boyu süren çalışmayla yeteneklerini mükemmelleştirmesi ve “akışı” yakalaması- anlamlı yaşam birisinden ziyade bir şeye, daha büyük bir nedene adamayı gerektirir. Anlamlı hayata adanmış kişiler aslında kendi hayatlarına değil sosyal gelişmeye ya da kişiyi aşan bir kayıtta yaşamaya adanmıştır.

Anlamlı hayatın peşinde koşan kişiler için,  öz ve öteki arasındaki sınır keskin hatlara sahip değildir. Anlamlı hayat, geçmiş filozofların erdem arayışında olma ya da özgecil ahlak ilkeleri olarak anladıkları şeye benzemektedir.

Aklı kullanma ve oto kontrol yardımı hakimiyeti, tatminkar hayatla kıyaslandığında iyi hayat tercihini açıklar. Anlamlı bir yaşam arayışı dürtüsünün kökeni daha gizemlidir. Neden bazı insanlar anlamlı bir yaşam ararlar?

Muhtemelen bu içsel eğilime ve geçmiş aile hayatına bağlanabilir. Bu, toplumsal “normal” olma baskısı da dahil, sıklıkla mücadele karşısında, sıradanlığın ötesinde ideal bir şeye adamak daha az gidilen bir yol alma kararını gerektirir.

Bir keresinde Sigmund Freud, Amerikan rahip yardımcılarının onun psikanalitik metodunu insanları mutlu etmek için bir yöntem olarak yorumlamalarından şikayet etmişti. Avrupa felsefe geleneğinde eğitilen Freud, bunu amacı insanların yaptıklarının amacını ve nasıl hissettiklerinin anlamaya yardımcı olan psikanalitik akımının bir önemsizleştirmesi olarak görmüştü. Freud’a göre hayatın amacı mutlu olmak değil, kendimizi anlamaktır böylece ego, id ve superego birleşimine ulaşabilir, kimliklerimiz ve dünya ile uzlaşmaya varabiliriz.

Onlarca yıl önce Nietzsche Freud’unkine benzer bir gözlem yapmıştır: “İnsanlar mutluluk için çaba sarf etmez, bunu sadece İngilizler yapar.” Bir bütün olarak göz önüne alındığında, Avrupa kıtasındakilerin aksine İngilizce konuşan ülkelerin vatandaşları – ve özellikle ABD tüketici hayatının merkezkaç kuvvetlerine kısmen kapılırlar ve bizi daha anlamlı arayışlara itebilecek denge kuvvetlerine daha az açıktırlar. Mutlu olma isteğindeki hayal kırıklığı zaman zaman bize boyun eğdirir. 1998’de elli yaşlarındaki Jack Rebney adlı işveren aktör bir Amerikan karavan şirketi için satış videosu yapıyordu. Rebney gerçekten çok kötü bir gün geçiriyordu. Dizelerini hatırlayamadı ve her şey ters gitti. Yayın küfürleriyle atıp tuttu. Kullanılan ağır küfürler hiç böyle katartik etkiye sahip olmamıştı.

Film ekibi çekim hatalarının bir ses kaydını yaptı ve bu ses kaydı kısa zamanda bir kült haline geldi- kötü bir gün sonunda eve gelen ve biraz rahatlamaya ihtiyaç duyanlar tarafından kopyalandı, elden ele gezdi, tekrar tekrar izlendi. 2005’te internete düştüğünde izlenme sayısı patladı ve Jack Rebney bir halk kahramanı haline geldi, hayatın kendisine öfkelenen “dünyadaki en sinirli adam”, kendi volkanik hayal kırıklarımızı ve öfkelerimizi uzun bir içten veryansında ifade eden sokaktaki adam. Eğer birisi ona Mutluluğu Seçmek’in bir kopyasını vermiş olsaydı ne yapardı hayal edebiliyorum.

Birkaç yıl önce bir televizyon film yapımcısı dünyadaki en sinirli adamı izini sürmeye karar verdi. Sonunda bir dağın tepesindeki kulübede inzivaya çekilmiş gibi yaşayan Rebney’i buldu. Sartre’nin adlandırdığı gibi kendini ‘’diğer insanların cehenneminden izole etmesine rağmen Rebney, kitapçıların kişisel gelişim bölümlerinde bulamayacağın bir sahicilikle hala hayata öfkeliydi. Yani, başka zaman işte can sıkıntısı ya da umutsuzluğa kapıldığında beş dakikalık paha biçilemez eğlence ve modern hayatın anlamsızlığı üzerine etkili bir yorumu tatmak için “Jack Rebney”i internette arayın.

Yazan: Clive Hamilton
Çeviren: Esra Demirezen
Kaynak: newphilosopher

Libido Dergisi’nde yayımlanan, Libido Dergisi yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.