“Onlardan hiçbiri evreni size getirmiyorsa kaç tane sevgilinin olduğunun ne önemi var?”

                                                                                    – Jacques Lacan (1901-1981)

Size Fransız psikanalist Jacques Lacan’ı tanıtmak için fizikle ilgili hoş ve şaşırtıcı, kısa ve çelişkili önermeleri ya da soruları kullanmama izin verin

Bir fizikçi olan Neils Bohr, bir keresinde, “Kuantum teorisi tarafından şok edilmeyen hiç kimse bu teoriyi anlamadı” demişti. Ve Richard Feynman’ın da bu konuda bir fikir sunduğu biliniyor: “Eğer kuantum mekaniğini anladığınızı düşünüyorsanız, kuantum mekaniğini anlamıyorsunuz. “

Lacan’ı anladığınızı düşünüyorsanız, Lacan’ı anlamıyorsunuz.

Bu iyi haber.

Onu anlamanın güçlü şoku sizi bekliyor.

Jacques Lacan, asık bir surat, tepesinde gümüş renkli saçlar. Bir benimseme… bir kafa karışıklığı … ifadesi mi bu? Her zaman yüzünde olan o ifade neymiş bakalım? Fransa’da doğdu, psikanaliz üzerine deneyim kazandı. Freud’tan, hatta, bundan başka Salvador Dali ve James Joyce’dan da esinlendi. Psikanalizin bilim olarak düşünülmesi gerektiği konusunda, ancak aynı zamanda bilimin de son derece kuşku uyandırıcı olduğu konusunda kararlıydı. Çok miktarda dersler vermiş ve psikotik hastaları tedavi etmiştir (hastalar psikanaliz dilinde “analiz edilen” olarak adlandırılırlar). O, hepsi kendini anladıklardan emin olan, aleyhte konuşan kimseler, destekçileri ve kendine benzeşen arkadaşları tarafından sürekli olarak ayrıntılarıyla anlatıldı ve anlatılmaya devam ediliyor. Bu serideki diğer düşünürlerin çoğundan farklı olarak, Lacan her ne kadar topluluk psikolojisine hiçbir surette etki etmemiş olsa da bu dizideki diğer düşünürlerin çoğunun aksine, ABD’deki popülerlik dalgalarının keyfini sürdü. Şu anda üniversitelerde yeniden bir canlanma içinde, beceriksizce herkesin istediği herhangi bir öyküye dönüştürülüyor. An itibarıyla, herhangi bir yerde, herhangi bir cümleye “Jacques Lacan diyor ki” ile başlayan herhangi bir öğrenci var: “Sanat tarihçisi ve feminist Camille Paglia, Lacan’ın çalışmalarının yeterince kapsamlı olmayan -kendi deyimiyle ”aptalca”- kuramsal olarak istismarına karşı (gerektiği gibi) uyarıda bulunuyor. Lacan’ın arkadaşı Noam Chomsky (hatalı bir şekilde) Lacan’ı anlaşılmaz ve edimsel bir “şarlatan” olarak yaftalamıştır.

“Şarlatan” yerine, oyuncu, kafi.

Bazı Yerli Amerikan manevi geleneklerinin Coyote ya da Crow’u gibi (ve daha ziyade bir Warner Brothers çizgi film karakteri gibi) Lacan ortaya çıkar, dünyanın karmaşasını görür ve anlar ve zorluklara rağmen başarır. Marksist filozof Alain Badiou “Lacan, bozukluğun mükemmel bir düşünürü” diyor. Lacan’ın yapıtları, içerdiği garip ifadeleriyle ve genel planlarıyla; (ondan etkilenen birçokları gibi) O’nun anlaşılmaz dil kullanmayı seçmesi nedeniyle değil, ancak kendi sağlam dürüstlüğünü korumak istemesi nedeniyle kafamızı karıştırmaktadır. “Ben mantıklı olmakla övünmedim. Tam tersi de değil, “diyor. Whitman’ın ünlü çizgi amplifikasyonu (zenginleştirilmesi) gibi, “Kendimle mi çelişiyorum? Tamam, kendimle çelişiyorum. Ben çok’um, çokluk içeriyorum.” Hayatının sonunda Lacan kendi kuramlarını başka türlü göstermeye çalışıyor. Üstelik, bir karikatür karakteri gibi: kendi pelerininin içine doğru gözden kayboluyor ya da Badiou’nun söylediği gibi Lacan “kendi varoluşunun düğümünü kendi kendine çözüyor”.

Lacan’ın problemini nitelendirmek için çok fazla zaman harcıyormuşum gibi görünüyorsa, savunma amacıyla değildir. Çalışmalarının önemli bir ilkesini vurgulamaya çalışıyorum: başkalarını ya da dünyayı anlayamadığımızda bilmemekten rahatsızlık duyuyoruz ve ne kadar çok hayal kırıklığı hissediyoruz. Kabul edilmez, değil mi? İnsanların ne düşündüğünü ve bizden ne istediklerini bilmek istiyoruz; ailelerimiz, sevgililerimiz, terapistlerimiz, patronlarımız, hatta okuduğumuz yazarların bile. Bir yazarın yazdıklarını anlamazsak, “saçmalık” olduklarını söylüyoruz ya da bir sevgilinin istediğini anlamazsak, onun “hercai” ya da “çılgın” olduğunu söylüyoruz. Anlamadığımız şeyleri, toplam anlayışa dayalı sahte bir jest ile reddettik.

Buna karşı koymak için, Lacan hakkında kimin “doğru” olduğu üzerine zaman harcamıyorum (ve bu, bazı okuyucuların mutlaka işaret etmeye çalışacakları gibi, eğer ben kendim “doğru” isem çok fazla endişe etmemeyi de içerir). Onu, tüm dünyayı incelemek için ya da kendi cinsellik ve kültür amaçlarımız için mükemmel bir kahraman olarak kabul etmeye gerek duymuyorum. Lacan, her şeyi bilmesi gereken birisi değildir.

O’nun yapıtı, daha ziyade, herhangi bir canlı organizma gibi, umutsuzca karmaşık ve açıkçası basit, yaşayan ve dinamik bir sistemdir. Bütün mesele burada, önünüzde hareket ediyor  ve nefes alıyor ve  ancak hiçbir şekilde  tam olarak ortaya çıkarmayacağınız karışıklıklar ve sırlarla dolu. Doğrusunu söylemek gerekirse, onunla tam olarak yüzleşmek için kişinin zekice hareket etmesi gerekir. Daha ziyade şair ve bilim adamı Goethe‘nin doğayla ilgili özlü sözü gibi daha çok “doğanın kendisi kadar esnek ve hareketli olmalıyız”. Bu durumda arzular kadar esnek olmalıyız.

Arzu söz konusu olduğunda, her şeyden önce gelir.

Lacan ve aslında genel olarak psikanaliz, en temel varsayımlarımızdan birine: deneyimin(Bilgi birikimi), varlıkları olduğumuz varsayımına meydan okuyor. Başka bir deyişle, bir şeyler öğreniriz, görüşümüzü değiştirir, büyürüz ve sonra başka şeyler öğreniriz. Herhangi bir bilgi parçası küçük bir koleksiyon objesi haline gelir. Onlardan hevesini al ve birdenbire kendi dünyan gelişme göstersin.

Lacan buna karşı çıkar. Deneyim, düşündüğümüz şey değildir. Eleştirel kuramcı Todd McGowan’ın deyişiyle, psikanaliz “konunun deneyimin bir konusu olmaktan ziyade bir arzunun konusu” olduğunu ifade eder. Başka bir deyişle, arzular bizi yönlendiren şeylerdir. Eğer doğruysa, bu siyasi hareketler ve sosyal adalet eylemcileri için büyük bir sorun oluşturuyor. Bu, kendi değişimleri ile ilgili görüşlerinin çok fazla iyimser olduğu anlamına geliyor. Bununla birlikte, üzerine odaklanılan sosyal adalet çalışması dünyadaki sıkıntılara dayanır, örtük mesaj, Eğer kültür ve ekonomiyi bütünüyle düzenli hale getirebilseydik, o zaman her şey tamam olurdu! Bu arzunun değil deneyimin, insanlığın merkezi olmasına bağlı olacaktır. Herkes dünyada “gerçekte neler olduğundan ” haberdar olmaya ve  yeni deneyimlere karşı tam anlamıyla dikkat etseydi,  dünya daha iyi olurdu.

Psikanaliz ile ilgili karşıt görüşü, insanların yaptıklarını söylemelerine rağmen değişmek istemeyişleridir. Onların yıkıcı davranışları – kendileri ve başkaları için yıkıcı – onlara istedikleri şeyleri verdiği için değiştirmek istemiyorlar. Ve konuları daha karmaşık hale getirmek için, Lacan’ın kelime oyunu “bilmek için en ufak bir arzu yok”. Herkesin dünya görüşünü, davranışlarını, mazeretlerini ve açıklamalarını olduğu gibi muhafaza etmekle ilgilidir. Arzu ve bilme birbiriyle çatışmaktadır.

Dahası, arzusu göründüğü gibi değildir. Arzu, aktif bir örgütlenme ilkesidir. Arzunun nesnesinden önce vardır. Basitçe söylemek gerekirse, arzumuz her zaman oluyor, kişiliğimizi, dünya görüşümüzü ve davranışlarımızı düzenliyor. Odaklanacak bir şey bulduğunda arzumuzu yaşarız. Yeni bir araba ya da büyük bir kol kası ya da bir onay sözcüğü olabilir. Arzu ettiğimiz şeyi elde ettiğimizde, hüsrana uğramış oluruz, çünkü arzu iyileştirilemez. Hayalindeki mesleği edinerek kendini onunla salt hüsrana uğramış bulan birisini muhtemelen tanıyorsundur. Veya bunun kendisi için hakikaten  mükemmel bir yer olacağına inanarak, yalnızca yeni  mükemmel bir köşeye çekilmiş kendini bulmak için yeni konumlara ilerlemeye  devam eden birisi. Cinsel deneyimler söz konusu olduğunda keyifli olabilirler fakat  şimdi  onların cinsel deneyimlere dair kendi arzumuzu tatmin etmelerini beklediğimizde   ve ya  hissettiğimiz her şeyin aşk ve aşkın (transandantal) esrimesi  (coşku) olan kozmik bir tesadüfe dair olmasını beklediğimizde,  ne kadar faydasız  olduklarını düşünün.

Bir başka deyişle,  bir kere istediğimizi elde ettiğimizde artık istemeyiz. Veya bunun gerçekten de istediğimiz gibi olmadığını görüyoruz. Her şekilde de, düş kırıklığı ve tekrar araştırmaya koyulma.

Lacan için, dünyayı değiştirmek, yalnızca bir eylem değil, aynı zamanda değişim, keşif veya benlik yaratımı gerektirir. Bu çalışma bir kişinin arzusunun yönelimi ile hareket etmeyi gerektirir. “Yönelim.” Arzu bir nesne değil, bir harekettir (devinim). Dolayısıyla, suyun kendisinden çok, hızla akan hareketini(ki hala neredeyse gözle seçilemez olsa da)  görmeye çalışmak gibi olağanüstü bir kapasite gerektirir. Kişi kendi bilinçdışına bakmalıdır ve bu asla yalnız başına yapılamaz. Psikanalizin işlevi de budur.

Bu işi yapmak için kullanılan tek yöntem, sözcükleri dikkatle dinlemektir. Lacan’a göre, herkesin bilinç dışı dilidir. Bu İngilizce’ den ya da görünürde kullandığımız kelimelerden ibaret değil – bu, bir dilin çağrışımları, imgeleri, bağıntıları, çekimleridir. Kullandığımız sözcükler, neler olup bittiğine dair, çok büyük ve bilinemez bir arazideki trafik levhaları gibi bir tür göstergedir. Kelimeler anlama yetisinin görünürde olmayan imgelerine, çağrışımlarına ve daha fazlasına işaret eder. Nitekim, “Freud‘un meşhur dil sürçmesi”, analistin odaklandığı yanlışlıkla ortaya çıkan bir kelimedir. Lacancı analistler tekrarlanan kelimelere odaklanıyorlar. Örneğin, bir analiz edilen kişi “coerced: zoraki iş yaptırılmış”, ” pressured: baskı altına alınmış “, ” Push into: zorla  itilmiş ” ve kulağa  benzer gelen kelimeler söylemesi mümkün olduğu halde  neden daima  “forced: mecbur bırakılmış” diyor.

Birileri defalarca “Yalnızca eşim tarafından duyulmak istiyorum!” dediği zaman ve kendilerini her zaman kulakları duyarsız sevgilileri nezdinde hoşnutsuz buldukları zaman, belki de  “sadece incinmek istiyorum” derler mi?

Herkesin bilinçdışı tamamen bireyseldir ve bu nedenle farklı bir haritalama gerektirir. Örneğin “kedi” kelimesini okuduğunuzda, neden benim yaptığım kediyi değil, kendi hayal ettiğiniz kediyi düşünmelisiniz? Sana bunu ne yaptırdı? Peki onunla ilişkili tüm duygularınız ne olacak? Peki bu imgeyi ve bu hisleri nasıl tarif edersiniz? Bunlar için hangi kelimeleri kullanırdınız?

Burada cinsellik için kullandığımız tüm sözcüklerin yanı sıra bağlantılı erotik imgeler ve duygular üzerindeki etkilerini imgeleyebilirsiniz.

İmgelerin ve duyguların bir kısmının ortaya çıkma nedeni, onların dışımızdaki kuvvetler tarafından yapılandırılmış olmasıdır. Örneğin bir şey isterken, sıklıkla başkalarının bizden ne istediği hakkında düşünüyoruz. Bu insanları imgeliyoruz, bizimle aynı odada duruyor olsalar bile onların imgelerini zihnimizde oluşturuyoruz. Onların  kendi arzularının ve taleplerinin ne olduğu bulmacasını çözüyoruz. Bizden ne istediklerini bilmek istiyoruz. Örneğin, Onun gönlünü almamı istiyor, bu yüzden ona mağazadan bir şeyler almamı isteyip istemediğini sormalıyım ya da her zaman kızgın olduğu için boyun eğmemi istiyor, fakat asla onun istediğini yapmayacağım! Şeklinde düşünüyoruz.

Lacan, kendi sorgulamasını orada bitirmez gerçi. O,insanların bunu veya şunu bizden istediğini düşündüğümüze dikkat çekiyor çünkü dünyayı daha büyük bir Başkası ile ilişkilendiriyoruz şeklinde belirtiyor. İnanıyor olduğumuz şeylerin, dünyanın çok beğendiğimiz işleyişine giden yolda diğer insanların isteklerine bağlı olduğunu düşünüyoruz.

Evet, karmaşık!

Lacan‘a göre her düşüncenin ayrıntısı, davranışın her bir tutumu kendine özgü gerçekliğe sahiptir. Bu O’nun bize karşılığını verdiği büyük bir iltifattır: hayatlarımız günlük değildir,hiç olmazsa  bitip tükenmez. Kendimize ve güdülenmelerimize bakıp düşünebiliriz, çok değil! Fakat Lacan’ın anlama yetisi aracılığıyla, değişken bir bütün, belirli bir yapıda ve katmanlı bir portre ortaya çıkıyor. O’nun Ulysses’teki, sıradan bir günün aynı zamanda her zaman bir bilinç efsanesinin destanı olduğunu ortaya koyan Joyce’la ilgilendiğine şüphe yok.

Biz arzu varlıklarıyız, deneyim varlıkları değil.

Arzu bir nesne değil, ancak bir var olma hareketidir.

Sözlerimiz kendi bilinçdışımızın ve arzumuzun işaretlerini verir.

Kullandığımız kelimeleri neden kullandığımızı bilmiyoruz.

İçimizden ne geliyorsa onu istiyoruz, çünkü başkalarının bizden bunu beklediğini düşünüyoruz.

Ve biz başkalarını belirli bir şekilde düşünüyoruz, çünkü biz onları daha büyük bir Başkası  ile ilgili olarak imgeleyebiliyoruz.

Bunun anlamı, bir bakıma, kendi bilinç dışımızın beynimizin içinde bir yerlerde bulunan tamamen durağan bir nesne olmadığıdır. Buna karşılık,  bizim başımıza gelen ve içimizde olan bir şeydir. O çılgınca cereyan eden karmaşa olaylarında, ne yapacağız? Bunu anlamaya çalışıyoruz.

Dünyayı mantıklı kılan düşünme biçimi, temel yanılsamamızdır. Paranoid tir.

Kendi yatak odasında oturan komplo teorisyeninin sıradan(sterotipik) imgesini hayal edin. Ter  içinde kaldı, elbette, kısa sürede evden dışarı çıkmadı. Duvarında her çeşit fotoğraf var. Aralarında bir fotoğraf bir sonraki fotoğrafa, diğerine şeritlerle bağlantılı.Telefonu çaldığında, birisinin onun peşinde olduğunu söylüyor. Hükümet mi?  Telefona cevap verdiğinde, sadece bir tele pazarlamacıdır. Ancak bekleyin, tele pazarlamacıların aslında bir tele pazarlamacı rolündeki gizli bir ajan olduğunu biliyor. Bir dahaki sefere, cevap vermeyecek çünkü onu neden aradıklarını biliyor.

Hepimizin dünyayla karşılaşma şeklimiz bu. Paranoyak olmayan  bir kişi ile bir paranoyak olan arasındaki en önemli farklılıklar, paranoyak kişinin benliği, gizlenmek yerine tüm davranışlarıyla açığa vurulduğu gibi görünürdedir;  ve ayrıca paranoid bir şekilde psikoz göstermeyen birisi fikirlerinde daha az kesinlik sergiler. Fakat olgusal gerçek aynen kalır: Hepimiz noktaları birleştirerek bağ dokusu oluşturuyor, karşılıklı bağıntı (korelasyon) kuruyoruz.

Paranoya “normal” kişinin zihninin bir röntgen filmidir.

Bu yüzden Lacan cinselliği anlamak için çok önemlidir, çünkü cinsellikle ilgili kendi fikirlerimiz – ki her düzeyde arzuyla çok yakından bağlantılıdır – kuruntuludur. Cinsellik hakkındaki hislerimiz neredeyse psikotik bir kesinlik seviyesine bütünüyle bağlı. Cinsellik hakkında neyi tercih ettiğimizi bildiklerini iddia etmekten daha sıradan olan nedir? Hoşumuza giden şeyi seviyoruz. “Nelerden etkilendiğimi kontrol edemiyorum,” diyor insanlar.”Buna katılmıyorum” Çoğu insanın cinselliğinin sınırları, başkalarının talep ettiğini düşündüğümüz şeylere göre belirlenir: Devlet, anne-babamız, sevgililerimiz, asıldığımız kişi, “toplum” un bize cazip olduğunu söylediği kişi, ve dahası. Cinsellik hakkında ne isteyebilecekleri veya ne isteyemeyecekleri konusunda kesin olmayan kişiler bile, çoğunlukla yapabilecekleri veya yapamayacakları şeylerden kesinlikle eminler.

Ve ilişkiler söz konusu olduğunda, çoğu kez kendimizin en paranoyak olan durumundayız. Sadece bir sevgilinin mesajlarını gözden geçirdiğimizde, bizi aldattığına ikna olduğumuzda değil ve kendisi için herhangi bir kanıt olmadığı zaman kendimizi hoşnutsuz ancak umutsuz değerlendirme aşamasında bulduğumuzda da.

İşte bunu keşfetmek için bir olaylar silsilesi: Bir Pazartesi Gecesi biriyle bir randevum var. Tutkulu olmasa da ilginç. Onu  yeniden  Çarşamba görüyorum ve birlikte oluyoruz ve sonra onu Cuma günü tekrar görüyorum, ama beni sinirlendiriyor. Beni kızdırmasına rağmen yine de önümüzdeki Salı günü onu tekrar görmeye karar verdim. Başından beri durumu sürekli olarak sözcüklere çevirmek için sürekli arayış içindeyim. Bence bu “nereye gidiyor?” Ve “biz çıkıyor muyuz?” Ve sonunda, “O benim erkek arkadaşım mı?”

Bu sistemleri alenen gösteren bir başka davranış tarzı da: barlara gitmek için  ve etkinlikler için dışarı çıktığımızda bulduğumuz “ belirli birisi” nin özel kişi olduğunu ümit etmektir.

Bu, P.D Eastman’ın  yeniden basılan  çocuk kitabı Are You My Mother (Sen Benim Annem misin?) tastamam psikanalitik diseksiyon (inceleme) gerektiren  bir başlık. İçeriğinde kayıp bir yavru kuş, diğer hayvanlara ve hatta objelere onların kendi annesi olup olmadığını sormak için dolanıp durur. Kitabın düğüm noktasında, yavru kuş korkutucu olsa da kendisine sorusunun gülünçlüğünü gösteren ve onu yuvasına kaldıran bir buharlı kazı makinesini sorgudan geçiriyor.

Barda anlam arayan şahıs, karşılaştığı herkese bakar, onları boyutlandırır. Bu işte onun ”ta kendisi” mi? Hayır  Peki ya bu kişi? Hayır.  Peki  …?

“Belirli birisinin” sorunu bir ilişki kurduktan uzun süre sonra bize musallat olabilir şaşmamıza gerek yok. Doğru mu seçtik?

Hepimiz bu paranoyak yapıyı sergiliyoruz, sadece pek çoğumuz bunu gerçekleştirdiğimizi fark etmiyor. Analistin görevi, kişinin kendi benlik yapısını “iyileştirmek” ve bir yolunu bulup tamamen özgün hale getirmek değildir. Bunun yerine, Lacan analiz edilenle ilgili cesaret gerektiren bir  iş  istiyor: Kurmakta olduğunuz   bağlantılar kesildiğinde ve dünyanın işleyişi hakkındaki temel imgeleminizi yeniden gruplandırdığınızda,  ne olur?

Lacan, bazı eleştirmenlerin kendisine kondurduğu cinsel arzudan yoksun şablon (stereotipin) söyle dursun, insanların kendi arzularının gerçek hareketini ve akıcılığını deneyimlemelerini istemektedir.

Lacan  “Cinsel ilişki yoktur” diye belirtiyor. İlişkide gerçek anlamda hiç karşılaşım olmaz çünkü etkileşimi düzenleyen çok şey söz konusudur, özellikle de cinsellik / cinsiyet / erkek / kadın hakkındaki düşüncelerimiz. Yatak odasına giderken, başka bir insanı tanımak için zaten çok geç. Fransız feminist yazarı Helene Cixous, “Herhangi bir kavramsallaştırmayı önceden geçersiz kılmaksızın ” kadın”dan daha çok ” erkek “ten bahsedemezsiniz” diye beyan ediyor. Lacan, bunla hemfikir olabilir ve buna  ilave yapabilir “ya da herhangi bir cinsel gelişme hakkında konuşur”. Cinsellikte sadece birbirimizi “kısmi nesneler” olarak görürüz. Yani, ne olursa olsun üstesinden gelebileceğimiz yönle yüzleşiriz. Nesneleştirme insanlıktan ayrılma ile aynı şey değildir. Aslında, Lacan için, cinsel sürecin içsel bir parçasıdır. Cevaplanması gereken soru “Nasıl nesnelleştirmeyelim” değil “Neden başka bir şey yapmak isteyeyim?” Arzunun kendisi, sizi haz duyacağınızı düşündüğünüz arzunun tüm yanlış nesnelerini bırakmaya götürecektir. Onu izleyin, diğer insanları da gitgide aynı şekilde görmeyeceksiniz.

“Birinin suçlu olabileceği tek şey”, diye ifade ediyor Lacan ”birisinin isteğine boyun eğmesidir.”

Lacan hiç kimseyi kendi arzularından caydırmaya çalışmadı (ve bu nedenle onları değiştirmeye çalışmadan eşcinsel olarak tanımlanan insanlarla çalışan ilk psikanalistlerden biriydi). Bunun yerine, isteği, insanların yemin billah ettikleri “gerçek”, ile yüzleşmeleriydi, çünkü onların daha gerçekçi olabilecek şeylerden kaçınmak için tam olarak neyi kullandıklarını bilmek istiyordu.

Bunu ilahiyatçı yazar GK Chesterton’un sözleriyle ifade etmek gerekirse ” imgelem  her zaman sağlam ve güvenilirdir. İmgelem daima bir gerçektir. Çoğu kez hileli olan gerçeklik budur “Böyle bir şey varsa arzu gerçeği ifade eder.

Yazar: Conner Habib
Çevirmen:  Jülide Yapıcı
Kaynak: realitysandwich

Libido Dergisi’nde yayımlanan, Libido Dergisi yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

 

Yazar:

1992 yılında Hacettepe Üniversitesi mühendislik fakültesi gıda mühendisliği bölümünden mezun oldum.Çeviri yapmaya mezuniyet tezimin çevirilerini yaparak başladım. Daha sonra akademik ve özel sektörde tez ve proje çevirileriyle devam ettim . Gıda üretim ve kalite kontrol sorumlusu olarak gıda sektöründe , İngilizce öğretmeni olarak eğitim sektöründe , yönetici asistanı olarak özel sektör yatırım teşvik projelerinde , akademisyen olarak üniversite meslek yüksek okullarında görev aldım.2016 yılında İstanbul Üniversitesi AUZEF felsefe bölümü ve HAYEF pedogojik formasyon programını tamamladım.