Absürt Film Nedir?

İlk olarak Albert Camus’nun çalışmalarında ortaya konan “Absürdizm”, insan varoluşunun çelişkili doğasına atıfta bulunmaktadır. Bu çelişki, insanın hayatta bir anlam bulma arzusu ile bu anlamı bulabilme acziyeti arasındaki çatışmadan kaynaklanır. Absürdizm, ölümle yarıda kesilmeye mahkum olan insan çabasının beyhudeliğiyle daha kasvetli hale gelen, anlamsız, kontrolsüz bir evrene işaret eder. Camus, Sisifos Söyleni makalesinde insan varoluşunu Sisifos olarak bilinen ve sonsuza kadar aynı görevi tekrar etmeye mecbur bırakılan Yunan mitoloji karakteri ile karşılaştırır: zirveye ulaştığında geri yuvarlanacak olan bir kaya parçasını bir tepenin yamacından yukarı itmek. Camus bu örnekte Sisifos’un mutlu olması gerektiği sonucuna varırken, absürdizme yol açan şeyin Sisifos’un, hayatının anlamsızlığını kabul edişi olduğunu söyler. Bilincin absürdü fark ettiği bu noktayı Camus bilhassa aydınlatıcı bulmaktadır:

“Sahne çöker. Aynı ritme göre giden, sabah uyanış, araba, ofiste ya da fabrikada geçen dört saat, yemek, araba, dört saat çalışma, yemek, uyku ve Pazartesi Salı Çarşamba Perşembe Cuma ve Cumartesi – çoğu zaman bu izlek kolaylıkla takip edilir. Fakat bir gün “neden” sorusu ortaya çıkar ve her şey şaşkınlık eşliğinde bu bitkinlikte başlar.”

Bu süreç devam eder ve Sartre’ın işaret ettiği “varoluşsal kriz” benzeri bir duyguya sebep olur. Yine de Camus nihai olarak, aşağıdaki sonuçlarıyla Sartre’dan ayrılır:

“Aynı şekilde devam eden ve sıradan bir hayatın her günü boyunca, zaman bizi taşır. Fakat biz onu taşımak zorundayken bir an hep gelir… İnsan sonuna yolculuk yaptığını bildiği bir eğri üzerinde belli bir noktada durduğunu kabul eder. O, zamana aittir ve kendini ele geçiren dehşetle, en azılı düşmanını fark eder. İçindeki her şey reddetse de, yarını arzular. İnsanlığın bu başkaldırısı absürttür.”

Kişinin kendisinin farkında olması, yeni ve korku dolu bir bakış açısı yaratarak, çevresindeki dünyanın farkında olmasını sağlar:

“Bütün güzelliğin kalbinde insan dışı bir şeyler yatar. Bu tepeler, gökyüzünün yumuşaklığı, ağaçların ana hatları, tam da o anda onlara atfettiğimiz yanıltıcı anlamı yitirirler. O andan itibaren artık kayıp bir cennetten daha uzak hale gelirler. Dünyanın ilkel düşmanlığı binlerce yıldır bizimle yüzleşmek için başkaldırır. Kısacık bir an onu anlayamayız çünkü yüzyıllardır biz sadece ona ilk elden atfettiğimiz imgeleri ve tasarımları anlamışızdır. Çünkü o andan itibaren bu yeteneği kullanma gücünü yitiririz. Dünya bizden kaçınır çünkü tekrar kendisi olur. Alışkanlıkla maskelenen bu sahne dekoru tekrar neyse o haline gelir. Bizimle arasına belli bir mesafe koyar. Dünyanın bu yoğunluğu ve tuhaflığı absürttür.”

Ve nihayetinde, şimdi bizi çevreleyen anlaşılmaz dünyaya bir kez dalınca, onun beyhudeliği ile karşı karşıya gelinir:

İnsan da acımasızlığı gizler. Bu açık seçikliğin belli anlarında, insan jestlerinin mekanikliği, anlamsız pantomimleri, kendilerini çevreleyen her şeyi saçma sapan bir hale getirir. Bir cam parçasının arkasında bir adam telefonla konuşmaktadır; onu duyamazsınız, fakat anlaşılamayan sessiz şovunu görürsünüz: o adamın neden yaşadığını merak edersiniz. İnsanın kendi acımasızlığı karşısındaki bu rahatsızlık, ne olduğumuzun imgesi önündeki bu hesapsız devrilme, bu “bulantı”, bugün bir yazarın deyimiyle, ayrıca absürttür. Bazı anlarda aynada bize bakan yabancı gibi, kendi fotoğraflarımızda karşılaştığımız tanıdık ve yine de ürkütücü kardeşimiz de ayrıca absürttür.

Tüm bunlar Absürt Felsefenin genel bir çerçevesini ifade eder fakat bunu sinemaya nasıl uygulayabiliriz? Absürt bir sanat eserini diğer şeylerden ayıran kriterler nelerdir? Öncelikle ve en önemlisi, bu yazı niyete değil yoruma dayalı bir film analizi içermektedir. Açıkça Absürt üzerine çalışmaları olan yönetmenler vardır. Fakat bu listenin amacı için, yönetmenin niyeti göz ardı edilecek, daha çok izleyicinin gözünden absürtün (felsefi düzlemde) rahatlıkla çıkarılabileceği filmleri inceleyeceğiz.

Dolayısıyla, böyle bir liste yapabilmek için Absürt bir filmde yerleşik olan özellikleri tanımlamalıyız. Absürt bir film bu özelliklerden bazılarını taşımakla birlikte, bu özelliklerin tamamının ya da hatta çoğunun bu filmlerde bulunmasına gerek yoktur. Bu özellikler şunlardır:

1- Bir veya daha fazla karakter hayata içkin bir anlamsızlık olduğunu fark eder.

2- Bir veya daha fazla karakter, anlamsızlık hissini artıran yineleme/tekrar yaşar.

3- Hikaye, karakterlerin evreninde kaosun altını çizer. Şeyler, insanlar ve olaylar kahramanın ya da diğer karakterlerin kontrolü dışında rastgele şekillenir.

4- Bir veya daha fazla karakter, çevrelerindeki dünyanın sonsuzluğu ve belirlenemezliği ile yüzleşerek umutsuzluğa düşer.

5- Bir veya daha fazla karakter görünürde aşılmaz engellerle karşılaşır.

6- Ve son olarak, bir veya daha fazla karakter hayatları ve çevreleriyle ilgili karmaşa veya kavrayışsızlık sergilerler.

Özet olarak, aşağıdaki filmler Camus’nün Absürt teorisinden doğan kavramları, niyetle veyahut yorum yoluyla, somutlaştırmakta ve yukarıdaki özelliklerden en az birkaç tanesi ile uyuşmaktadır.

Felsefe Öğrencileri İçin 10 Absürt Film

İki Gün Bir Gece (Dardenne Kardeşler, 2014)

Ekonomik güvencenin kaybedilmesi ve ihtiyaç içine düşme ihtimalinden daha korkutucu çok az şey vardır. İki Gün Bir Gece (Fransızca ismi: Deux Jours, Une Nuit) filminde Marion Cotillard’ın karakterinin içinde bulunduğu zor durum işte budur. Filmde, Cotillard geçirdiği sinir krizi sonrası iyileşerek işine geri dönen bir fabrika işçisi olan Sandra’yı canlandırmaktadır. İşe gitmediği süre içinde patronları Sandra’nın iş için gerekli olmadığına karar verirler ve iş arkadaşlarının her birine her hafta birkaç saat fazla çalışmaları karşılığında 1000 Euro ikramiye önerirler. Bu teklifi kabul etmeleri durumunda Sandra işten çıkarılacaktır. İşini kaybetmemek için her şeyi göze alan Sandra, hafta sonu 16 iş arkadaşının her birini ziyaret etmek ve Pazartesi günkü oylamadan önce ikramiyeleri reddetmeleri için onları ikna etmek zorundadır. Tahmin edileceği üzere Sandra bu ziyaretlerde farklı seviyelerde anlayış veya umursamazlıklarla karşılaşır ve saatler ilerledikçe görevinin gittikçe zorlaştığını fark eder.

Hayat Ağacı (Terrence Malick, 2011)

Evren karşısında kendi önemsizliğimizle yüzleştiğimizde ciddi miktarda dehşet ve kaygı duyarız. Hayat Ağacı’nda Jack isimli adamın (yetişkin hali Sean Penn tarafından canlandırılmaktadır) hayatını evrenin hayatıyla yan yana görürüz. Jack büyür ve öğrenirken evren de var olur, evrimleşir ve nihayetinde Jack’in varlığına imkan verir. Jack’in hayatında kaydadeğer hiçbir şey yoktur ve kendini çevreleyen sonsuz boşluğa karşı koyması da önemli değildir. Doğayla ve evrenle bir bağı vardır fakat bu bağ kavrayışının çok ötesindedir. Güzel görselleri ve cesur öyküsü bir yana, film çok az filmin yaptığı şekilde varoluşsal kaygılarımıza işaret etmektedir.

Man Push Cart (Ramin Bahrani, 2005)

Man Push Cart, işçi sınıfını saran anlamsızlık ve umutsuzluk üzerine bir tefekkür filmidir. Bu filmde, Ahmet (Ahmet Razvi) isimli Pakistanlı bir göçmen, her sabah kahve ve simit sattığı yemek arabasını New York City’nin işlek bir caddesine iterek götürür ve günün sonunda arabayı depoya geri alır. Ahmad, her gün bu işlemi tekrarlar ve birkaç yeni arkadaş edinebilmek için bazen zaman bulsa da, kaçınması imkansız görünen bir kader gibi, zamanının çoğunu arabasına harcamak zorundadır. Sıklıkla, İtalyan Neo-realizmi üzerine yeni bir yaklaşım olarak övgü alan film, sinematik minimalizm yoluyla Ahmad’ın hayatının tekrarı ve basitliğini perçinlemektedir.

Umberto D. (Vittorio De Sica, 1952)

İtalyan Neo-realist hareketine ait çok sayıda film bu listede yer alabilecek olsa da, Umberto D. için Absürt düşünce okulunun sembolüdür denilebilir. Filmin kahramanı Umberto D. Ferrari, emekli aylığıyla kıt kanaat geçinen yaşlı bir adamdır. Ev sahibi onu evden çıkarmakla tehdit ettiğinde, Umberto gelirini artırmak için elinden gelen her şeyi yapacak ancak her adımda engellerle ve arkadaşlarının umursamazlığı ile karşılaşacaktır. Umberto yalnızca kendi varoluşu için değil, aynı zamanda artık bakamayacağı sadık köpeği Flike için de umutsuzluğa düşer. Umberto D., evrenin soğuk, sert bir yer olduğu ve onu değiştirmek için yapacak hiçbir şeyimiz olmadığı düşüncesini perçinleyen acı verici hüzünlü bir hikayedir.

Günlerin Köpüğü (Michel Gondry, 2013)

Michael Gondry’nin sürrealist romansı Günlerin Köpüğü’nde (Fransızcası L’Ecume des Jours), Colin (Romain Duris) isimli idealist bir adamın Chloé (Audrey Tautou) ile tanıştığında daha da güzelleşen harika bir hayatı vardır. Birbirlerine aşık olurlar, evlenirler ve görünürde kusursuz hayatlarına başlarlar. Ancak, balayı sırasında Chloé rahatsızlanır ve Colin eşini iyileştirme umuduyla ona bakmak için tüm servetini harcar. Günlerin Köpüğü, canlı renkler ve süslü görüntülerle başlasa da gittikçe renksizleşir ve Chloé’nin bozulan sağlığı ve Colin’in ümitsizliğini yansıtan kasvetli bir atmosfer içine düşer.

Sıfır Teorisi (Terry Gilliam, 2013)

Sıfır Teorisi bu listede Absürt kavramlarına öyküsüyle doğrudan işaret eden tek filmdir. Filmin kahramanı Qohen Leth (Christoph Waltz), “Sıfır Teorisi” olarak bilinen gizemli bir formülü çözmeye çalışan tuhaf bir bilgisayar programcısıdır. Qohen, ona hayatın anlamını kanıtlayacağına inandığı bir telefon çağrısı alacağı düşüncesine gitgide takıntılı hale gelir ve zihinsel durumu zayıflar. Sıfır Teorisi içine daha çok girdikçe Qohen, işvereni Mancom’ın çalışmasının içeriği hakkında ve almayı umduğu telefon konusunda tam olarak dürüst olmadığını keşfeder.

Yol (The Road- John Hillcoat, 2009)

Post-apokaliptik filmler felsefi tefekkürün ve ahlaki şüphelerin hazinesidir ve Yol da bunun istisnası değildir. İsimsiz bir adam (Viggo Mortensen) ve oğlu (Kodi Smit-McPhee) soğuk ve acımasız bir arazi boyunca yürüyerek seyahat ederler. Küresel bir felaket kaynakları tüketmiş ve hayatta kalan az sayıda kişiyi çöplerden beslenmeye itmiştir. Zorlu koşullara ilaveten başıboş çeteler ve yamyamlar da hayatı cehenneme çevirmektedir. Başlarının üzerindeki absürtle yüz yüze gelen çift için fiilen herhangi bir umut kalmamış olsa da, bu ümitsiz koşullarda bile intiharı seçmemekte direnirler.

Jeanne Dielman, 23 Quai du Commerce, 1080 Bruxelles (Chantal Akerman, 1975)

Sonu gelmeyen tekrar genellikle absürtün çıkış noktasıdır ve ev hayatının tekrarından daha sıkıcı çok az ortam vardır. Bu Belçika sanat filminde her gün aynı rutini takip eden bekar bir anne olan Jeanne’ı (Delphine Seyrig) izleriz. Jeanne yemek ve temizlik gibi ev işleri yanında, oğluna bakabilmek için evinde eskortluk yapar. Bu durum, bir ev hanımı annenin tipik bir rutini gibi görünmese de, hiç değişmeyen bu takvimin ezici dünyeviliği varoluşsal kaygı ve absürtün keskin bir farkındalığını doğurur. Chantal Akerman’ın feminist tefekkürü, izleyiciyi sonsuz bir döngü içine sıkışmış bir annenin günlük hayatı aracılığıyla absürtle yüzleşmeye iter.

Melancholia (Lars von Trier, 2011)

Depresyon çok defa absürtün akut farkındalığını besler. Hatta Camus’nun Sisifos Söyleni’nde işaret ettiği, kişiyi intiharı seçmek ile Absürt ile yüzleşmek arasında nihai bir tercihe yönlendirir. Melancholia’da Justine (Kirsten Dunst) Michael (Alexander Skarsgård) ile evlenmektedir. Ancak şiddetli bir melankoli yaşamakta ve anlayışsız ailesinden sempati görmek için çabalamaktadır. Justine kendi karanlığında daha fazla kayboldukça, evliliği de bütünüyle kayıp görünür ve aile kısa süre içinde çok daha gerçek ve dehşet verici bir varoluş kriziyle karşılaşır.

Kış Işığı (Ingmar Bergman, 1963)

Bu listede zikredilmemiş olsa da, absürtün farkına varılması, özellikle dindarlar için, doğal olarak inanç krizi ile yakın ilişkilidir. Kış Işığı’nda (İsveççe ismi: Nattvardsgästerna), Pastör Tomas Ericsson (Gunnar Björnstrand), kilise sıralarını doldurmaya ve görünürdeki Tanrı inancı ile içsel şüphelerini uzlaştırmaya çalışmaktadır. Tomas ereğini kaybeder ve kendisi gibi ıstırap çeken cemaat üyelerini teselli etmekte yetersiz kalır. Çarmıha gerilmenin Tanrı’nın sonraki sessizliği kadar acı verici olmaması gerektiğinin dahi yasını tutan ve hakiki cevapları bulamamış karakterler Absürt kaygının merkezindedirler. Melankolik tonu ve dipsiz ıstırabı asla azalmayan film, izleyicileri karakterlerin gözünden absürtü görmeye itmektedir.

Mansiyon Ödülleri:

Çocukluk (Richard Linklater, 2014)

Eraserhead (David Lynch, 1977)

The Lobster (Yorgos Lanthimos, 2015)

Brezilya (Terry Gilliam, 1985)

Yazar: Matthew Jones
Çevirmen: Zeynep Duran
Kaynak: philosophyinfilm

Libido Dergisi’nde yayımlanan, Libido Dergisi yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.