Sevgi ve nefrete ilişkin taşkın duygular ebeveyn olmanın bir parçasıdır: Aksi yönde rol yapmak tehlikelidir

Soğuk bir kış gününde banliyödeki bir oyun parkı. Donuk bakışlı, bere giymiş, deri ceketli ve fularlı 30’lu yaşlarının başında bir adam küçük çocuğunu salıncakta sallıyor. Tırmanma yerinde ikizler birbirlerini itiyorlar. Anneleri tırmanma yerinin altında durmuş, gözleri bir kızından diğerine odaklanıyor, talimat ve uyarılar veriyor. Sesi kaygılı bir şekilde yükseliyor. Etrafa bakınırken, sadece bir yetişkini gülerken görüyorum ama daha sonra o da arkadaşıyla konuşuyor. Çocukları ise uzakta bir yerde sopalarla birbirleriyle kavga ediyorlar.

Burada dikkat çekici herhangi bir şey yok. Herhangi bir şehirde, haftanın herhangi bir günü olabilirdi. Ebeveynlerin içten içe bu oyun parkında değil de bambaşka bir yerde olmak istediklerini gösteren ve belki de çocuksuz arkadaşlarını kıskandıklarına, hatta bazen uykusuz gecelerde ya da inatçı bir ergenle yaptıkları kötü bir kavga sonrası neden çocukları olduğunu düşündüklerine dair hiçbir ipucu yok. Günümüzün belirgin özelliği, çok az ebeveynin (Freudyen sonrası çağımızda bile hâlâ) çocuklarına yönelik çelişik duygularını açıkça kabul etmesidir. Çok az konunun -seksten paraya kadar- gizli kaldığı bir çağda, ebeveynlerin çelişik duyguları son tabulardan biri olmaya devam ediyor.

Ve yine de ebeveynin çelişik duyguları gerçeği, mitolojinin kendisi kadar eskidir. Çocukların anne-babalar tarafından dışlanmasıyla başlayan kaç masal var, düşünün: Grimm Kardeşler masalında erkek ve kız kardeşlerin tek başlarına bırakılması ya da Hansel Gretel’de yollarını tekrar bulamayacakları bir şekilde terk edilmeleri gibi. Büyük çocuklar, daha sıklıkla da ergenler için durum daha da vahim: Pamuk Prenses masalındaki kıskanç kraliçe üvey kızının öldürülmesi için emir verir; Grimm Kardeşlerin yazdığı The Three Languages (Üç Dil) kitabında isteklerine karşı gelen oğluna kızan kral, en sonunda onu kovar ve öldürülmesi için hizmetçilerine emir verir. Kötü üvey annenin öyküde kullanımı dikkat çekmektedir. Çocuk, annesinin (ve aslında babasının) bazen kendisine karşı düşmanca hisler taşıdığını içgüdüsel olarak anlamasına rağmen, bu acımasızlığı, kanlı bir sona gönderilen üvey anne figürüne yerleştirmek sanki daha güvenlidir.

Sözcüklere dökülmesine izin verilmeyen düşmanlık, dışa yansıyan bir çeşit şiddete ya da içe yansıyan bir depresyona dönüşmekten başka nereye gidebilir ki?

Tekerlemeler de bazen çocuğuna karşı hiddetli duygular hissedilmesinin ve sürekli sevecen olunamamasının yeni bir şey olmadığını dile getirir. Sürekli ağlayan bir çocuk yüzünden uykuları bölünen bir ebeveynin çocuğu uykuya dalması için söylediği ninniyle -dalın kırıldığı, beşiğin yere düştüğü gibi lafları içeren- biraz rahatlamayan ebeveyn var mıdır? Ya da 19. yüzyılda Heinrich Hoffmann’ın kötü davranan çocuklarla ilgili yazdığı Der Struwelpeter masalındaki çocuklara yönelik sadizmden -kesilen parmaklar, kurban edilen, aç bırakılan çocuklar- gizli bir zevk almayan bir ebeveyn?

Ama önce, bazı tanımlar yapalım: Modern kullanımda, çelişik hisler genellikle bir şey ya da birisi hakkında karışık duygulara sahip olmak demektir. Bu, aslında kavramın gücünü azaltır. Psikanalistler tarafından geliştirilen çelişik duygu kavramı, tek bir dürtüde aynı kişi için sevgi ve nefret duyabileceğimiz gerçeğini ifade eder. Bu da etkili ve tatsız bir düşüncedir ve de adeta içimizde bir iç savaş yaşanıyormuş gibi yoğun, çelişik duygular içerisinde, kafamız karışık ve boğulmuş hissedebiliriz; hiç kuşkusuz ki bu hisleri zayıflatmak isteriz. Dürüst bir ebeveynin de söyleyeceği gibi duygulanımlar bu şekilde yaşanır. Bu konudan söz etmişken Lionel Shriver’ın Kevin Hakkında Konuşmalıyız (2003) filminde hikâyenin anlatıcısı Eva’nın, oğlu Kevin hakkında çelişik duygular hissettiğini açıkça kabul etmesi gibi sizler de ebeveynlerin bu tarz duyguları barındırabileceğine inanmak istemeyen insanlardan gelen eleştirilere ve hatta dışlanmalara maruz kalırsınız. Elbette Eva ile ilgili sorun, oğluna karşı çelişik duygularının olması değildi. Sorun, çocuğunu yetiştirdiği tüm süre boyunca o sevimsiz ve soğuk oğluna karşı hissettiği tek şey sevgiymiş gibi göstererek -şevkle kurabiyeler yaparak- gerçek duygularını saklıyor olmasıydı.

Asıl soru şu ki, neden o da pek çok ebeveyn gibi çelişik duygularını kabul etmeyi bu kadar zor buluyordu? Hatta bu duyguları kendine itiraf etmeyi bile? Bunun sebebi kısmen -güncel istatistiklerden haberdar olmasak bile- çocuklara şok edici derecede yüksek şiddet uygulayan bir toplumda yaşadığımızı biliyor olmamızdır. Çocuklara Yapılan Zulmü Önleme Ulusal Derneğine (National Society for the Prevention of Cruelty to Children) göre, dört genç yetişkinden birine çocukluk çağında cinsel, duygusal, fiziksel istismar ya da ihmaller şeklinde “ağır kötü muamele” uygulanmaktadır. Bu herkesin tahmininden yüksek bir rakam. Ve eğer biz de bazen çocuklarımıza karşı daha az sevgi dolu duygular hissettiğimizi kabul edersek, bazen biz de kendimize hâkim olsak bile çocuklarımızı incitmek istiyorsak, bu bizim de istismarcı olduğumuz anlamına mı gelir? Öyle görünüyor ki, ebeveynlerin şiddet, ihmal veya istismarıyla ilgili her gün yeni bir hikâye ortaya çıkıyor: Çocuklarını ve eşini öldüren ve ailenin evini yakan bir baba; küçük çocuklarını öldürmekle suçlanan bir çift ya da tatile çıkmak için kendi kızını terk eden “sorumsuz” anne. Bu tür vakalarla kendi durumları arasına mümkün olduğunca fazla mesafe koymayı kim istemez ki? Bu sebeple, Christos Tsiolkas’ın yazdığı, yetişkin bir adamın kötü davranışları olan üç yaşındaki çocuğun suratına tokat attığı kışkırtıcı olayı konu alan ve ebeveyn öfkesine sebep olan Tokat (2008) adlı roman dikkat çekebiliyor.

Toplumsal baskı, daha baştan kendini gösterir .”Tebrikler” der bir arkadaş, gebelik haberini öğrenir öğrenmez. Ve elbette bundan memnun kalabiliriz fakat talihimize kesin ve sürekli olarak minnettarlık duyma baskısının farkında olarak kaygılı olabiliriz. Elbette ki en büyük baskı, bebeği ile karmaşık olmayan ve sevgi dolu bir ilişkide olması beklenen ve asla Lego oynamaktan bıkmayan anne üzerindedir. Anneler için annelik durumu, Torn in Two: The Experience of Maternal Ambivalence (İkiye Bölünmek: Yaşanan Annelik Çelişkileri, 1995) adlı kitabın yazarı psikanalist Rozsika Parker‘ın sözleriyle, “kadının birlik olma özlemi”ni tatmin eder.

Peki, eğer Parker bir annenin hemen doğum yaptıktan sonra mutlu bir sevgi ve birlik deneyimi yaşamadığını yazarsa? “Bazıları yaşar ama birçoğu yaşayamaz “ diyor ve ekliyor:

“…ve bunun olabileceğine dair uyarılar kulak ardı edilir. Çünkü kadınlar doğum sonrası anne çocuk ilişkisinin, doğum öncesi rahim içindeki ilişkiyi temsil ettiğine dair bir kültürün içinde, bebeklerini dokuz ay karınlarında taşırlar. 19. yüzyılda “Hoş Geldin Küçük Yabancı” sözlerinin yastığa iğnelerle yazılarak yeni doğum yapan anneye hediye edilmesi geleneği, ilişki durumunu çok daha iyi temsil eder niteliktedir.”

İğneler bir yana, tüp bebek sürecinde beş döngüden geçtikten sonra veya evlat edinme sürecinde devlet kurumu tarafından uzun yıllar sorguya çekildikten sonra yaşanılan çelişik duyguları itiraf etmenin ne kadar zor olduğunu düşünün. Temel bileşenleri ne olursa olsun, örneğin Birleşik Krallık’ta bugün doğum sonrası depresyonun yeni anne olmuş on kişiden üçü gibi yüksek görülme sıklığı, çelişik duygularını reddetmeleri için anneler üzerindeki baskıyla alakasız olamaz. Sözcüklere dökülmesine izin verilmeyen düşmanlık, dışa yansıyan bir çeşit şiddete ya da içe yansıyan bir depresyona dönüşmekten başka nereye gidebilir ki?

Çocuk ve ailelerle birlikte bir ömür boyu çalışma yapan pediyatri uzmanı ve psikanalist Donald Winnicott, çelişik duyguların ölçeklerinin neden sevgiden daha çok nefreti gösterdiğini anlamıştı. Bebek diye yazar Donald Winnicott “annenin vücudunda hamilelikte ve doğum sırasında bir tehlike oluşturur, özel yaşantısına müdahale eder, acımasızdır, ona pislikmişçesine, ücretsiz bir hizmetçi, bir köleymiş gibi davranır. Bebek, annesiyle ilgili hayal kırıklığını gösterir, annesinin iyi yiyeceklerini reddeder, fakat teyzesiyle güzelce yer; daha sonra istediğini alır ve annesini bir paçavra gibi atar. Annesini üzmeye çalışır ve korkunç bir sabah sonrası annesiyle dışarı çıktığında bebeğe ‘Ne kadar da tatlı!’ diyerek yaklaşan bir yabancıya bebek gülücükler saçar.”

Bir çiftin ilişkisinde, ne kadar planlasa ve istense de, üçüncü bir kişinin katılımının etkisi söz konusudur. When Harry met Sally… (Harry Sally ile Tanışınca, 1989) adlı filmin yazarı Nora Ephron, bu etkiyi çarpıcı bir şekilde görmüştü: Bir bebeğin doğumu “evliliğe el bombası atmak” gibidir demişti bir keresinde. Lionel Shriver’ın annesi de benzer duygular hissetmişti. 30’lu yaşlarının ortasındayken ve daha yeni âşıkken kendisi ve hayat arkadaşının, bir bebek yapmaya kalkışması durumunda anneliğin, ilişkilerini tamamen başka bir şeye dönüştüreceğini düşünüyordu. “Sesli söylemese de daha kötüsünü kastettiği hakkında hiç şüphe yoktu.” diye yazıyor Shriver. Ve yine de bir sürü çift, kendilerini birbirlerinden uzaklaşmış ya da kavga ederken buluyor ve bir bebeğin bu kaybolmuş birlikteliği tekrar eski haline getireceği inancıyla bir bebek (ya da başka bir bebek daha) yapma kararı alıyorlar.

Neyse ki toplumsal beklentiler yavaş olsa da değişiyor. 60’ların feminist hareketi -Betty Friedan’ın The Feminine Mystique (Kadın Hüneri, 1963) adlı kitabı gibi kitaplarla simgelendiği gibi- annelikle ilgili özünde ödüllendirici ve sorunsuz olarak nitelendirilen uzun süreli genel geçer bilgileri tersine çevirdi ve dikkati tekrar kadınların gerçek annelik tecrübelerine yöneltti. Friedan, özünde annelik rolünün çelişkili olduğunu ve ebeveynlerin hissettiklerinin aynı derecede güçlü ve çoğunlukla kafa karıştırıcı olduğunu itiraf etmeksizin suçu yine de annelik çelişkisine atmış bulundu.

Rachel Cusk’ın A Life’s Work (Ömürlük İş, 2001) adlı anı kitabında da belirtiği gibi şimdi bile 21. yüzyıl anneleri çelişik duygularını itiraf edince sorumsuz olarak, hatta ebeveyn olmaya uygun olmayan insan olarak saldırıya uğruyorlar. Yine de ebeveynliğe kör kütük dalıyoruz. Genlerimiz yaşamaya devam edecek diye içimiz rahat ve gururlu, bitmek bilmeyen taleplerden bihaber, hiçbir eğitimimizin olmadığı, bize ödeme yapılmayan, izin hakkımızın olmadığı, değiştiremediğimiz, hiçbir şekilde kurtulamayacağımız ve bir ömür boyu sürecek bir işe bilmeyerek adım atıyoruz. Ebeveynlik, hiç bitmeyen bir yatırım ve sabır gerektiren bir iş. Eğer her şey çok kötü gitmezse sonunda gereksiz konuma düşeceğimiz bir şey. Elbette ödüller de var ama bunlar gelişigüzel ve en az beklediğimiz zamanda gelir.

Anne: Melek mi, Yosma m? Anneliğin İdealleştirilmesi ve Alçaltılması (1988) adlı ünlü ve etkileyici çalışmanın yazarı Estela Welldon, hayatın ileri aşamasında çocuk sahibi olma eğiliminin -ve bunun ciddi bir fedakârlık gerektireceği hissinin- çocuklara karşı düşmanlığı tetikleyebildiğini söyler. “Bugünlerde insanlar için çocuk sahibi olmak büyük bir yatırım,” demişti bana. “Kariyerlerinin çoğunlukla bir kısmından vazgeçerler. Ebeveynler çocukları için o kadar çok şey yaparlar ki bazen onların çocuklara, çocukların onlara duyduğundan daha fazla mı ihtiyaç duyduklarını merak ediyorum Anne babalar çocuğuna çok yatırım yapıyor ve karşılığında çok şey bekliyorlar.” Eğer getirisi yakında olmazsa düşmanlık çok da uzakta olmayabilir.

Düşmanlık, istemediğimiz şeylerle yüzleştirildiğimizde de tetiklenebilir. Hayatta az sayıda rol bunu ebeveynlik kadar acımasız tutarlılıkta yapar. Çocuk sahibi olmadan önce ve ergenliğin girdabından kurtulduğumuz takdirde, kendimizi iyi, sabırlı, nazik, sevecen ve anlayışlı insanlar olarak düşünmemiz mümkündür. Birkaç yıl süren ebeveynlik bizi bu yanılsamalardan uzaklaştırır ve kendimizi dımdızlak halde buluruz; hiddet, öfke, adilik ve kıskançlığa yatkın olarak -adını siz koyun. Çocuklar bizi, kişiliğimizin çocuksu yönleriyle, en çok inkâr ettiğimiz taraflarımızla karşılaştırdığı için onlardan nefret ederiz. Daha da kötüsü, çocuklar sevgi dolu ve etkili hissetme isteklerimizi, hatta ihtiyacımızı engelleyebilirler. D. H. Lawrence’ın Oğullar ve Sevgililer kitabındaki Bayan Morel, kocasıyla olan ilişkisi nedeniyle oğlu Paul’u doğurmak istemediğini kabul ettiğinde çocuğuna korkuyla bakar: “Kadın hakkında her şeyi biliyor muydu [karnındayken]? Kalbinin altında yatarken kadını dinliyor muydu? Bakışında sitem var mı? Korku ve acıyla içinin eridiğini hissetti.” Çelişik duygularının farkında olarak, oğlunu mümkün olduğu kadar tutkuyla sevmeye karar verir. Ancak bu durum diğer ebeveynlerle başka bir tarafa yönelebilir. Tamamıyla çelişik duygular hissettiğimiz için kendimizden nefret edebiliriz ve daha sonra çocuğumuz bizi bu şekilde hissettirdiği için ona düşman olabiliriz.

Sorun, çocuklarımıza karşı çelişik duygular hissetmemiz değil bu duyguları inkâr etmemizdir. Eğer böyle davranırsak çok geçmeden çocuklarımıza karşı uygun öfkenin ne olduğunu ve tehlikeli düşmanlığın ne olduğunu anlamaktan uzaklaşırız. Endişe ve belirsizlikle tüm olumsuzluklarımızı -sadece kendimizde değil, aynı zamanda çocuklarımızda- bastırmaya çalışırız. Welldon’ın da dikkat çektiği gibi, “Önemli olan, çocukların yaşları ne olursa olsun düşmanlık ve öfke duygularını ifade etme hakkına sahip olduklarını hissediyor olmalarıdır. O duyguları ne kadar fazla bastırırlarsa o kadar fazla davranışa dönüşür.” Yani kendimizde ve çocuklarımızdaki çelişik duyguları inkâr edersek kendimizi yanardağın ucunda endişeli bir şekilde fiziksel ve ya da sözlü bir patlama beklerken buluruz.

Peki, psikanaliz bize ne öğretebilir? Terapi nasıl yardımcı olabilir? Klinik deneyimime dayanarak, farazi bir hastayı tarif etmeme izin verin. Sadie’nin annesi onu doğururken öldü ve Sadie babası tarafından yetiştirildi. Sadie, depresif ve yalnız babasını mutlu etmek için mükemmel bir öğrenci oldu. Ne olumsuzluk olursa olsun bastırdı. Genç bir yetişkin olduğunda artık ne hissettiğini bilmiyordu. Erkek arkadaşı onu iki çocuğuyla birlikte terk ettiğinde öfkesini dışarıya doğru ifade etmektense kendini öldürmeye çalıştı. Tedavide, özellikle ilk günlerde, bana karşı her tür düşmanca hissini ifade etmekte zorlandı. Benimle olan ilişkisini sakin ve çatışma içermeyen bir şekilde sürdürme ihtiyacına ne zaman dikkat çeksem, buna katılır, gülümser ve konuyu değiştirirdi.

Annelik onda büyük endişe yaratmıştı ve Sadie, altı ve dört yaşlarındaki çocuklarından gelen her türlü olumsuzluğa tahammül etmeyi çok zor buluyordu. Terapide, bana karşı olan olumsuz duygularını inkâr etmesine rağmen, davranışları başka duyguları olduğunu ortaya koyuyordu. Tatil aralarından sonra düzenli olarak bana gelmeyi unuturdu ve onun hakkında endişelenmeme sebep olurdu. Yavaş yavaş kendi kayıplarının acısını kabul ederek ve öfkesini ne kadar bastırdığını anlayarak bana karşı olan düşmanlığını fark etmeye başladı. Bana karşı düşmanlığının beni yıkmadığını şaşkınlıkla görünce çocuklarına karşı kendine güveni arttı ve çocuklar da evde ve okulda daha sakin davranmaya başladılar. Aile yaşamı onun için hâlâ oldukça zor, fakat olumsuz duyguların kendisinde ortaya çıktığını hissettiği zaman daha az endişe duyuyor; ufacık bir olumsuzluğu bile dile getirdiği takdirde her şeyi mahvedeceğine dair korkusundan uzaklaşmaya başladı.

Hastayı özgürleştirmek için olumsuzluğun dile getirilmesi gerektiğini terapistlerin hepsi kabul etmeyebilir. İlk kez 1940’larda psikanaliz Franz Alexander tarafından ileri sürülen “düzeltici duygusal deneyim” kavramını savunanlar da var (F. Alexander bu yöntemin önceki travmaların etkisini onardığını söyler). Fakat Estela Welldon, çoğu psikanalitik uygulayıcıyla birlikte bu yaklaşımdan yana değildir. “İnsanlar bizi sevsin diye terapist değiliz. İnsanların bizi sevmemeye de hakkı var. İnsanlar üzerime kapılar çarpıyor, bana bağırıyorlar. Öfkelerini ifade etmelerini kolaylaştırıyorum.”

Estela Welldon iyi bir noktaya parmak basıyor. Öfke için kelime bulunduğu zaman duygu artık tam anlamıyla vücut bulmaz. Daha düz bir şekilde söylersek, bir kere öfkeli olduğumuzu söyledikten sonra, vurmamız, bağırmamız veya zarar vermemiz daha az olasıdır. Sonra, Sadie gibi, biz de uygun sınırları çizebiliriz, çocuklarımıza “hayır” diyebiliriz ve kendi menfaatlerimizi bencil ve saldırgan bir tavır ortaya koymadan savunabiliriz.

Makalelerinden birinde Donald Winnicott, çelişik duygularla mücadele eden tüm ebeveynlerle alâkalı bir hikâye anlatıyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında kendisi ve eşi, şiddet ve okuldan kaçma geçmişi olan dokuz yaşındaki bir çocuğa bakmaya başlamışlar. “Karım cömertçe onu yanımıza aldı ve üç ay bizimle tuttu, cehennem gibi üç ay. O çocukların en sevimlisi ve en çıldırtıcısıydı. Çocuk saldırgan olduğu zaman, bende nefret oluşturdu.” diyor Winnicott. Winnicott’un kendinde bunu fark etmesi buna karşılık verme dürtülerini kontrol altına aldığı anlamına geliyordu. “Ona vurdum mu? Cevap hayır, hiç vurmadım. Fakat nefretimin farkına varmamış olsaydım ve çocuğun da bunu bilmesine izin vermeseydim vurmak zorunda kalırdım.”

Winnicott’un oğlanla ilgili oluşturduğu kabul biraz Viktoryen bir davranış gibi görünse de çocuğa vurma dürtülerini zapt etmesine olanak sağlamıştır:

“Kriz anlarında, hava nasıl olursa olsun, gündüz ya da gece, ona kızmadan ya da onu suçlamadan kolundan tutup ön kapının dışına koyardım. Çalabileceği özel bir çan vardı ve onu çaldığı zaman tekrar kabul edileceğini ve geçmişle alakalı tek kelime edilmeyeceğini biliyordu. Manik atakları geçtiği zaman bu zili kullanırdı… Önemli olan, onu kapının dışına her koyuşumda ona bir şey dememdi: Olanların ondan nefret etmeme neden olduğunu söylerdim. Bunu söylemek kolaydı çünkü doğruydu.”

İlginçtir Winnicott’un kendi çocuğu hiç olmadı ve bu da çekinmeden çelişik duygular üzerinde araştırma yapmasını kolaylaştırmış olabilir zira kendi düşüncelerini okumasından korkacağı bir çocuk yoktu ortada.

Belki de çelişkili bir şekilde, hastaların çocuklardan farklı olmadığını belirttiği için Winnicott, analistlerin tıpkı anneler gibi hastalarını sevdikleri kadar onlardan nefret etme yetilerinin de olması gerektiğini iddia eder. Hastalarını ne kadar çok severse sevsin, onlardan nefret etmekten ve korkmaktan kaçamaz ve bunun ne kadar farkında olursa, hastalarına ne yapacağı konusunda nefret ve korku o kadar az yönlendirici olur.

Nefretimizi inkâr edip çelişik duygularımızı bastırmaya çalışırsak başkaları için risk arz ederiz. Bu inkâr etme hâlinde, doğamızı sadece tek taraflı görmeye, başkalarını şeytanlaştırmaya, sübyancıların adını medyada karaladıklarında buna alkış tutmaya eğilimli oluruz; çocuklara uygun şekilde disiplin uygulamak, onlara ceza ve yaptırımları söylemek yerine çocuklarımıza sert tepki gösterdiğimiz veya zalimliklerimize izin verdiğimiz anlara gözümüzü kapatırken Jimmy Savile’ın istismar hikâyelerine takılıp kalırız.

Zararlı dürtülerimizin farkına varmak acı vericidir ve suçluluk temelli depresyona neden olabilir. Fakat suçluluk bazen kendi içinde kullanışlıdır. Bir dahaki sefere nasıl daha iyi olabileceğimiz konusunda teşvik edebilir, yıktığımız şeyleri onarabilir. Ve en sonunda çocuklarımız, sevgilerimizden sağ kurtulabildikleri gibi nefretimizden de sağ kurtulabilirler.

Yazan: Edward Marriott
Çeviren
: Zeynep Gerçekoğlu

Kaynak: Aeon

Libido Portal’da yayımlanan, Libido yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

İstanbul üniversitesi Fransızca mütercim-tercümanlık 2.sınıf öğrencisiyim. Lise öğrencisiyken 2 sene Fransa’da gönüllü yaz kamplarına katıldım. Lise bittikten sonra da Fransa’da (Strasbourg) 1.5 yıl psikoloji okudum. Sinema ,edebiyat ,psikoloji ve felsefe konularına ilgim var. Ayrıca düzenli olarak koşu ve yoga yapmaya çalışıyorum. Hem Fransız lisesinden mezun olduğum, hem belli bir süre Fransa’da yaşadığım hem de mütercim-tercümanlık bölümünde okuduğum için dile ilgim ve yatkınlığım var. Fransızcamın yanı sıra İngilizcem de iyi seviyede. Dolayısıyla kurumunuzun yayınlarına çeviri konusunda faydalı olacağımı düşünüyorum. Ayrıca gönüllü olarak katkıda bulunmak beni çok mutlu edecektir.