Yazının 1. Bölümü vardır.

Ayrıntılı olmaya çalışan bu sınıflandırmalardaki başarısızlığın sebebi sınıflandırmaya karşı gelen kimliklerin deneysel varlığı değil, tam tersi, cinsel farklılığın “gerçek”, “imkansız” (her kategorizasyona karşı çıkarak) olarak ve aynı zamanda önlenemez sürerliğidir. Cins konumlarının çokluluğu (erkek, kadın, gey, lezbiyen, çift cinsiyetli, cinsiyet değiştiren…) bu çokluluktan sonsuza kadar sıyrılan bir karşıtlığın etrafında dolaşır. Geyler erkektir, lezbiyenler kadın, transseksüeller bir cinsiyetten diğerine bir geçişe mecbur olur; karşı cinsin giydiği kıyafetleri kendi cinsiyle kombin yapar; çift cinsiyetliler ikisi arasında durur… Hangi yöne dönersek dönelim altında iki şey gizlidir.

Bu bizi transgenderizmi tanımlayan temel kaygı olayının ne olarak adlandırıldığı konusuna geri getirir. İki kapısı bulunan çift cinsiyetli standart tuvaletlerin önünde duruyorum, ERKEK ve KADIN ve endişeye kapılıyorum, bu iki seçimin hiçbirinde kendimi tanımlayamıyorum. Peki, “normal”  heteroseksüeller buna benzer bir problem yaşamıyor mu? Onlar da çoğu zaman kurallarla belirlenmiş cinsel kimliklerini tanımakta zorluk çekmezler mi? Hangisi kendisini geçici bir şüpheye kapılırken bulmadı: CENTİLMEN kategorisine girmeye gerçekten hakkım var mı? Ben gerçekten bir “erkek” miyim?

Şimdi bu yüzleşmedeki gerçekteki kaygı miktarını açıkça görebiliriz. Şöyle ki, bu, iğdiş edilme (sembolik) kaygısıdır. Her ne seçim yaparsam yapayım, bir şeyler kaybedeceğim ve bu karşı cinsin sahip olduğu bir şey değildir. Her iki cins birlikte bir bütün oluşturmaz, çünkü cinslerin boyutlarında bir şeyler geri dönüşü olmayan bir biçimde kayıptır. Şunu da söyleyebiliriz ki, seçim yaparken, karşı cinste olmayan kaybı, göz önünde bulundururum, yani karşı cinste benim eksikliğimi dolduracak X kromozomunu bulundurduğu sanrısından vazgeçmem gerekir. Transgenderizmin sonuç olarak iğdiş edilmekten (kaygısından) kaçınma teşebbüsü olduğu tahmin edilebilir ve bu sayede yapabileceğim çoklu seçimlerin iğdiş imaresine rastlanmayacağı değişmez bir alan oluşturulur. Alenka Zupančič’in kişisel iletişimin bir bölümünde belirttiği gibi: “İki cinsiyetin varlığı öne sürülürken çekingen davranılmıştır, ama çokluluğa geçerken bu çekingenlik yok olur ve onların varlığı kesin olarak kanıtlanır. Cinsel farklılık cinsiyet yönünden düşünülürse, en azından prensipte, eksiksiz ontolojilere sokacak mekanizmalarıyla uyumlu olarak yapılır.”

Bu meselenin düğüm noktası buradadır. LGBT modası, standart kuralcı cinsel zıtlığın yapısını bozmada, gerçeğe yakınlığını bozmada, onu uyumsuzluklarla dolu koşullu bir tarihsel yapı olarak algılanmasını onu gerçeğe aykırı olarak “yapılandırmayı” ortadan kaldırmada haklıdır. Ancak, bu moda, bu gerilimi cinsel pozisyonların çoğulluğunun maskülen ve feminen olan ikili zıtlığın normatif deli gömleğine zor kullanarak, bu deli gömleğinden kurtulursak eğer, bütün cinsel pozisyonların (LGBT, vb.) çeşitliliğini her birini gerçeğe yakın tutarlılıkla artıracağız düşüncesiyle tıkıştırılması gerçekliğini hafifletecektir. Bu konu, ikili deli gömleğinden kurtulunca, kendimi gey, biseksüel ya da her ne ise o şekilde tanıyabileceğimi varsayıyor. Lacanca bakış açısıyla, yine de antagonistik gerilim hafifletilemez, cinsel belirleyici kendi başına olduğu gibi kalır ve hiçbir sınıflandırmacı çeşitlendirme miktarı bizi bu durumdan kurtaramaz.

Aynı karşıtlık sınıf uyuşmazlığı için de geçerlidir. Özgürleştirici (”sınıf”) mücadele tarafından tanıtılan ve devam eden bölünme, bütünün belirli iki sınıfı arasında değildir, ancak içindeki tüm parçalarda ve bu parçaların içindeki geri kalanların arasında, evrensele dayanan, parçalarının aksine “buna benzer” bir bütün halindedir. Veya başka bir deyişle, kalıntı kavramının iki yönünü akılda tutmak gerekir: Belirli içeriklerin tümü (unsurlar, bütünün spesifik parçaları) çıkarıldıktan sonra arta kalan şey anlamında, bir de bütünü parçalarına ayırmanın sonucunda arta kalan şey anlamında: Ayırmanın son eylemiyle artık iki belirli kısım, iki unsur, iki şey elde etmeyiz, bir şey (arta kalan) ile hiçbir şeyi elde ederiz.

Lacan’ın bu terimin öncü hisleri, üçüncü unsur (Kierkegaardian baca süpürücü) etkili bir şekilde fallik unsura dayanıyor. Peki nasıl? Saf farklılık olduğu sürece: Görevli, hizmetçi ve baca temizleyicisi erkek, kadın ve aralarındaki farka ek olarak, belirli şarta bağlı nesne olarak var olmasıdır. Peki, neden? Çünkü yalnızca farklılık ayırt edici değil, aynı zamanda karşıtsal bir ilişki(sizlik)de ayırt ettiği kelimelerden önce gelmektedir. Sadece kadın erkek gibi veya tam tersini değil, aynı zamanda erkeğin tam olarak erkek olmasını ve bunun tam tersini engeller. Bu durum siyasi alandaki sol sağ farklılığına benzer: onların farklılığı farklılığın oluştuğu yoldaki farklılıktır. Tüm siyasi alan Sol’dan Sağ’a bakacak olursak, farklı bir şekilde yapılanmış görünür; üçüncü “tarafsız” yol yoktur,(bir Solcu için siyasal bölünme tüm sosyal örgütü keser, Sağcı içinse toplum marjinal işgalciler tarafından düzeni bozulan hiyerarşik bir bütündür.

Böylelikle farklılık başlı başına sembolik- ayırt edici değil, ayrıca sembolik kavramı savunan ve sürdüren gerçek-imkansız bir unsurdur.  Bu farklılık, kendi türünün içinden yüceltilen tarafsız bir çerçeve olarak değil, daha ziyade kendi esas antagonizmleri olarak evrenseldir.  Üçüncü unsur da farklılaştırılmış terimlerden önce gelen (baca temizleyicisi, Yahudiler, a objesi) “saf” farklılık/antagonizm için buna benzer farklılıkları destekler. Eğer bu sosyal örgütün aşırı unsur olmaksızın (Yahudiler, kalabalık…) iki sınıfa ayrılması tamamlansaydı sınıf mücadelesi olmayacak, sadece bölünmüş iki sınıf olacaktı.  Bu üçüncü unsur, sınıfsal sınıflandırmadan kaçan ampirik bir hatırlatıcının işareti değil, aksine kendi karşıtsal farklılıklarının somutlaştırılmasıdır; çünkü bu fark, farklılaştırılmış terimlerin önüne geçmektedir Antisemitizm alanında “Yahudi” toplumsal karşıtlığı şu şekilde açıklar: Yahudi saldırgan olmadan, iki sınıf birlikte yaşayacak … Böylece, üçüncü saldıran unsurun nasıl olaysal olduğunu nasıl görebiliriz: sadece başka bir olumlu varlık değil, ancak sonsuza dek olanı, ikisinin uyumunu, sürekli bir yeniden yerleşim sürecine açılımını ifade eder.

Bu üçüncü unsurun en büyük örneği, çifti tamamlayan objet a, 1926’da Kemalist Türkiye’de meydana gelen tuhaf bir olaydır. Kemalist modernleşme bölümünün amacı baskıcı Doğu’ya ait geleneklerden kurtulmak amacıyla “kadınlar” için, nasıl giyinmeleri, konuşmaları ve davranmaları gerektiği konusunda yeni “Avrupa” modelleri öne sürmekti. Çok iyi bilindiği üzere, orada aslında erkeklerin ve kadınların, en azından büyük şehirlerde başlarını kapatmaları gerektiğini öngören Şapka Kanunu vardı. Sonra,

“1926’da Erzurum’da insanların arasında, ‘Şapka Kanunu’na karşı çıkma’ mazereti adı altında infaz edilen bir kadın vardı. Kadın çok uzun boyluydu (neredeyse 2 m) ve geçimini sokakta şal satarak sağlıyordu. (Bu nedenle adı ‘Şalcı Bacı’  idi. Gazeteci Nimet Arzık onu şu şekilde tarif ederdi: ‘iki metre boyunda, külrengi bir yüzü ve yılana benzeyen ince rastaları ile […] erkeksi bir yürüyüşü var.’ Tabii ki bir kadın olarak fötr şapka giymeyecekti, yani hiçbir şeyden dolayı ‘suçlu’ olamazdı, fakat muhtemelen acelesi varken jandarmalar kadını erkeğe benzeterek onu darağacına sıkıştırdılar. Şalcı Bacı, Türk Tarihi’nde asılarak idam edilen ilk kadındı. Kadın kesinlikle ‘normal’ değildi, çünkü Arzık’ın tanımlaması o dönemin şartlarına göre hiçbir feminen normal durum çerçevesine uymuyordu ve kadın muhtemelen bir genetik ‘bozukluk’ ile beraber tolere edilen ve kültürel anlamda dahil edilen ‘özel insanlar’ın eski geleneğine aitti. Bununla birlikte, ‘modernlik’e zorla ve hızla geçiş, bu kaynaştırmanın var olmasına müsaade etmedi ve böylelikle bu kadın, elenmek, eşitlikten çıkarılmak durumunda kaldı. “Bir kadın asıldığı şapkayı takar mı?” sözü kadının rapor edilen, darağacına giderken kendi kendine söylediği son sözlerdi.

Hiçbir anlam ifade etmemesinin yanı sıra, bu sözler anlamsal bir boşluğu ifade etmişti ve yalnızca bunun göstergebilim kurallarını alt ederek gerçekten gelen bir sahne olduğunu gösterdi:  kadın önce “erkeksi hale getirilebilmek” için iğdiş edildi (erkeksi hale getirmenin öncelikli etimolojik mantığı dahilinde).

Bu tuhaf ve saçma sapan, gereksiz yere gerçekleştirilen öldürme eylemini nasıl yorumlayacağız? Belirgin olan şey Butler’a göre olmalıydı: kadının provakatif trans-seksüel görünüşü ve davranışları ile, Şalcı Bacı cinsel farklılığın sembolik olarak nasıl inşa edildiğinin koşullu karakterini gözle görülür kıldı. Bu şekilde normatif olarak kurulan cinsel kimlikler için tehdit oluşturuyordu… Benim okumam biraz (ya da o kadar da az değil) farklıdır. Cinsel farklılığı zayıflatmak yerine Şalcı Bacı, bunun gibi tüm bu sembolik muhalefet için indirgenemez travmatik gerçeklerde bu farkı savundu. Onun rahatsız edici görüntüsü net sembolik farklılığını karşıtlığın imkânsız gerçeğine dönüştürdü. Yine, aynı şekilde, sınıf mücadelesi, diğer sınıflar egemen sınıfın açık bölünmesine girmediğinde ve ezilen sınıf ortaya çıktığı zaman  sadece“karmaşık”değildir (bu taşkınlık tam tersine karşıtlığı gerçek kılan ve yalnızca sembolik bir zıtlıktan ibaret olmayan bir unsurdur), cinsel karşıtlığın formülü K/E değil (erkek ve kadın arasındaki belirgin zıtlık) KE+ dır, burada + sembolik zıtlığı Gerçek antagonizme dönüştüren unsuru temsil eder.

Bu durum bizi konumuza geri getirir, günümüzde aralarında çıkan büyük zıtlık, bir yandan sosyal dağılmayı önleyen temel bir jest olarak cinsel farklılığın değişmez sembolik bir formunun aşırı yüklemesi, diğer yandan cinsiyetlerin toplam transgender “akışkanlaşması”, cinsel farklılığın çoklu yapılandırmalara dönüştürülmesi. Dünyanın bir yanında, kürtaj ve eşçinsel evlilikler ahlaki gelişme bazında desteklenirken, diğer bölümlerinde homofobi ve kürtaj karşıtı kampanyalar patlıyor. Haziran 2016’da, al-Jazeera Kanalı 22 yaşında bir Flemenk kadının Doha’da lüks bir gecekulübünde ilaç verilip tecavüze uğradığıni polise şikayet ettiğini bildirdi. Ve bunun sonucunda bir Katar mahkemesi tarafından yasadışı cinsel ilişkide bulunmaktan yargılandı ve bir yıllık askıya alınan bir sorguya çekildi. Diğer tarafta, PC çevrelerindeki taciz sayılan durumlar şimdi genişletiliyor. Akıllara aşağıdaki olay geliyor. Elinde bir çantayla sokakta yürüyen bir kadın ve kadının yaklaşık 13 metre gerisinden yürüyen siyahi bir adam. Bunun farkına vararak kadın, (bilinçdışı, otomatik olarak?) çantanın kulpunu sıkıca kapattı, siyahi adam kadının bu hareketini bir ırkçı taciz olarak bildirdi…

Tüm bu olanlar aynı zamanda kadının ve eşcinsel haklarının PC destekleyicilerinin sınıfı ve ırk boyutunu yok saymanın sonucudur:

2014’te bir video pazarlama şirketi tarafından oluşturulan bir kadın olarak New York’taki 10 saatlik yürüyüşte, kot pantolon, siyah tişört ve tenis ayakkabıları giymiş bir aktrist çeşitli Manhattan mahallelerinden geçti, kadının karşılaştığı erkeklerin hareketlerini ve yorumlarını bir gizli kamera ve mikrofonla kaydettiler.

Bu yürüyüş sırasında kamera, arkadaşça selamlaşmalardan tecavüz tehditleri dahil olmak üzere, vücuduyla ilgili cinsel içerikli konuşmalara kadar taciz olarak kodlanmış 100’den fazla örnek kaydetti. Video sokak tacizinin bir belgesi olarak ve kadınların hayatlarının bir parçası olan şiddet korkusu olarak nitelendirilirken kadınların ırk ve sınıfı görmezden gelindi. Videoda gösterilen erkeklerin en büyük kısmı azınlıklardı ve uzaklıkların numaralarında aktrist hakkında yorum yapan erkekler binaların karşısında duruyorlardı, yangın musluklarında dinleniyorlardı ya da kaldırımlarda katlanabilir sandalyelerde oturuyorlardı, çekimler düşük sınıfı ve işsiz erkekleri karakterize ediyordu ya da bir okur olarak şu yorum yapıldı: Video tecavüze yol açmak içindi ve bu amaca ulaşmak için gizli ırkçılığı kullandı.

Bu zıtlıkla başa çıkarken yapılan en büyük hata iki aşırı ucun arasında uygun bir ölçü aramaktır. Bunun yerine yapılması gereken şey, iki aşırı ucun paylaştığı şeyleri yayımlamaktır: cinsel farklılığın agonistik gerginliğinin cinsiyetin açıkça ve istikrarlı bir hiyerarşik ayırımında veya deseksüalize edilmiş bir evrenin mutlu akıcılığında kaybolduğu huzurlu bir dünyanın fantazisi. Ve barışçıl bir dünyadaki bu fantazide, toplumsal karşıtlığı olmayan, kısaca sınıf mücadelesi olmayan bir toplumun fantazisini ayırt etmek zor değildir.

Yazar: Slavoj Žižek
Slovenyalı Marsist filozof ve kültürel eleştirmen olan Slavoj Žižek, günümüzün en çok tanınan düşünürlerinden biridir. Žižek İngilizce dilindeki “The Sublime Object of Ideology(Türkçesi: İdeolojinin Yüce Nesnesi)” kitabının 1989 baskısından sonra sosyal kuarmcı olarak uluslararası bir ün kazanmıştır. “Thw Guardian, “Die Zeit” ve “The New York Times” gibi gazetelere düzenli olarak katkı sağlamaktadır. Bazıları tarafından “kültürel” kuramın Elvis’i olarak etiketlenmektedir ve sayısız belge ve kitaplara konu olmuştur.
Çeviren: Meris Altunözlü
Kaynak: thephilosophicalsalon

Editörün Notu: Slavoj Žižek bu yazıyı yayımladığı 1 Ağustos 2016 tarihinden sonra, “Şalcı Bacı” konusunun tarihsel ve bilimsel olarak kanıtlanamadığı bilgisine ulaşarak; genişletilmiş baskıda bu konuya değinmemiş, yazısından çıkarmıştır.

Libido Dergisi’nde yayımlanan, Libido Dergisi yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.

Bizi takip edin