Ayrı tutulan tuvalet kapıları günümüzde büyük bir hukuki ve ideolojik mücadelenin merkezi konumunda. 29 Mart 2016’da, Facebook’un CEO’su Mark Zuckerberg ve Apple’ın CEO’su Tim Cook tarafından başlıklanan, Silikon Vadisi ağırlıklı iş idarecilerinden oluşan 80 kişilik bir grup, Kuzey Karolina eyalet başkanı Pat McCrory’ye transseksüellerin karşı cinsiyet için planlanmış kamu yönetim tesislerini kullanmalarının yasaklanmasını ihbar eden bir mektup imzaladılar. Mektupta “Bu ayrımcı yönetmeliği yasaya çevirme kararınız bizi hayal kırıklığına uğrattı.” yazıyor. İş camiası genel anlamda sürekli olarak bu kanunların işçiler ve yapılan iş boyutunda kötü olduğunu her seviyede meclis üyelerine iletiyor. Yani esas problemin durduğu yer aşikar. Tim Cook, Çin’deki Apple ürünlerini köle durumunda birleştiren yüzlerce binlerce Foxconn çalışanını kolaylıkla unutabilir, Cook imkanları az olanlarla ırk ayrımının ortadan kaldırılmasını talep eden o büyük dayanışma jestini yaptı… Bu vaka çok sık yaşandığı için, büyük iş yükü politik olarak doğru bir teoriyle bütünleşmiş olarak iftiharla yürütülmektedir.

Peki “Transseksüellik” nedir? Bir birey biyolojik cinsiyeti (ve cinsiyete göre, kendisine doğumda verilmiş erkek veya kadın görevi) ile öznel kimliği arasında bir uyumsuzluk yaşadığında transseksüellik meydana gelir. Bu nedenle, sadece “ kadın gibi hisseden ve davranan erkekler” den ibaret değil, tersine daha erkeksi ve dişil olan ikili karşıtlığın dışında kalan ek “genderqueer” konumlarının kompleks bir yapısını da ilgilendiriyor: bigender (iki cins), trigender (üç cins), pangender (tüm cins), genderfluid(cins-akışkan) ve agender ’a (cinssizlik) kadar. Transgenderizmi sürdüren toplumsal ilişkilerin vizyonu, post-genderizm olarak adlandırılır: biyoyakıt teknolojisi ve üreme teknolojileri alanında yakın zamandaki bilimsel gelişmelerle mümkün olan, toplumsal cinsiyetin gender kaldırılmasını savunan bir sosyal, politik ve kültürel hareket. Teklifleri yalnızca bilimsel ihtimali değil, aynı zamanda etik temeli ilgilendirmektedir. Postgenderizmin öncülüğü, sabit cinsiyet rollerinin toplumsal, duygusal ve bilişsel sonuçlarının, insanın tam anlamıyla özgürleşmesinin önünde bir engel olmasıdır. Cinsel ilişkiyle üremenin ortadan kaldırıldığı (ya da başka versiyonların mümkün olacağı bir toplum: kadının çocuğunun aynı zamanda “babası” olabileceği, vb.), sosyal ve duygusal deneylere dair duyulmamış yeni özgürlük imkânları açacaktır. Bu, sonraki tüm toplumsal hiyerarşileri ve sömürüleri sürdürecek önemli ayrımı ortadan kaldıracaktır.

Postgenderizmin trans-genderizmin gerçeği olduğu iddia edilebilir. Cinsel kimliklerin evrensel akışkanlaştırılması seksin iptal edilmesi gibi bir durum kaçınılmaz bir şekilde zirveye ulaşır. Marx’ın muhteşem analizini hatırlayın: 1848 Fransız Devrimi’nde muhafazakar-cumhuriyetçi Düzen Partisi “Cumhuriyetin anonim krallığında” iki çeşit kraliyetçiliğin (Orleancılar ve Bourboncular) ittifakı gibi işlemişti. Genel anlamda kralcı olmanın tek yolu cumhuriyetçi olmaktı ve aynı anlamda genel olarak cinsiyetlenmiş olmanın tek yolu aseksüel (cinsiyetsiz) olmaktır.

Burada dikkat edilmesi gereken ilk şey, günümüzde transgenderizmin özellikle “belirli bir” aidiyeti reddetmek ve her kimlik formunun “akışkanlaşmasını” kutlamak için egemen ideoloji ile birlikte ilerliyor olmasıdır.  “Aidiyetten kurtulmayı” savunan ve ölmek üzere iken her türlü köken arayışını ve belirli etnik veya kültürel kimliklere her türlü bağlılığı adeta proto-Faşist bir tutum sayarak uzaklaştırma eğiliminde olan milliyetçilik karşıtı “kozmopolit” entellektüellerin uyuşmazlığını son zamanlarda Frederic Lordon gibi düşünürler ortaya koydular. Lordon temel haklardan yoksun, çaresiz bir biçimde bir aidiyet (yeni vatandaşlık gibi) arayışı içerisindeki mültecilerin kabusumsu gerçeği ve yasadışı göçmenler ile kendini açığa vuran evsiz evrenselcilerin gizli aidiyetiyle çelişiyor. Lordon burada çok haklıdır: “kozmopolit” entellektüel elitlerin kendi evsiz yurtsuz elitlerin oldukça münhasır çevrelerine ait kökenlerine bağlı olan yerel halkı nasıl hor gördüğü, kozmopolit köksüzlüklerinin derin ve güçlü bir aidiyet işareti olduğunu görmek zor değildir. Bu, dünya genelinde uçan elit “göçebe”leri ve çaresizce ait oldukları yer olan güvenli bir sığınak arayışı içerisinde olan mültecileri aynı kefeye koymanın tam anlamıyla aykırı olmasının nedenidir- bu, üst sınıf Batılı kadınla açlıktan ağzı kokan mülteci kadını aynı kefeye koymakla aynı aykırılıktır.

Dahası, burada eski paradoksla karşılaşıyoruz: kişi ne kadar marjinalse ve dışlanmışsa, birinin etnik kimliğini ve kendi özel hayatını o kadar savunma izni vardır. Manzara siyasi açıdan düzgün biçimde bu şekilde yapılandırılmıştır. Batı dünyasından uzak insanların, özcü ırkçı kimliklerin (Amerikan yerlileri, siyahlar …) ilan etmeden belirli etnik kimliğini tam olarak öne sürmelerine izin verilir. Adı çıkmış beyaz heteroseksüel erkeklere ne kadar yakın olunursa, bu iddia o kadar sorunlu olur: Asyalılar yine savunabilir, İtalyanlar, belki; Almanlar ve İskandinavlarla zaten problemlidir… Bununla birlikte, beyaz erkeklerin belirli kimliğini (başkalarının ezilmesi modeli olarak) ileri sürme yasağı kendisini suçluluklarının kabulü olarak gösterse de yine de onlara merkezi bir konum sağlıyor. Bu yasaklama onları, evrensel-tarafsız ortama, diğerlerinin yaptığı baskı gerçeğinin ulaşılabilir olduğu yere dönüştürür. Bu dengesizlik tam tersi yönde de ölçülür: gelişmemiş Avrupa ülkeleri, gelişmiş Batı Avrupalılardan, çok kültürlüğe açıklık yükünün tamamını taşımalarını beklerler, ancak onlar sadece vatanseverlik görevini yapabilecek durumdadır.

Transseksüellikte benzer bir gerilim vardır. Suç teşkil ediyormuş gibi görünen transseksüel vatandaşlar tüm yasaklamalara meydan okuyarak, mecburi bir seçim yapmaları için kendilerini baskı altında hissettikleri kadar eş zamanlı olarak aşırı hassas bir şekilde davranıyorlar. Tüm sınıflandırmaların dışında, “trans-” lıkları konusunda oldukça gururlu bir şekilde ısrar ediyorlarsa eğer, neden uygun bir yer için bu kadar ivedi bir yer talep ediyorlar? Neden kendilerini cinsiyetçi tuvaletlerin önünde bulduklarında kahramanca kayıtsız davranmıyorlar: “Ben transseksüelim, biraz ondan biraz bundanım, kadın gibi giyinen bir erkeğim vb., o zaman istediğim kapıyı seçebilirim!” ?

Dahası, “normal” heteroseksüeller benzer bir problemleri yaşamazlar mı? Onlar aynı zamanda kurallarla belirlenmiş cinsel kimliklerini tanımakta çoğu zaman zorluk çekmezler mi? “Erkek” (ya da “kadın”) ın belli bir kimlik olmadığı, daha çok bir kimlikten belli bir kaçış modu olduğu söylenebilir… Şunu rahatça tahmin edebiliriz ki yeni ayrımcılık karşıtı talepler ortaya çıkacaktır: neden çok kişili evlilik yok? Evliliğin ikili şekilde kısıtlandırılmasını meşrulaştıran nedir? Hayvanlarla neden evlenilmesin? Sonuçta hayvanların duygularının inceliğini zaten biliyoruz. Bir hayvanla evliliği net olmayan bir “türcülük” durumunun dışında tutmak insana haksız yere ayrıcalık tanımak değil midir?

Diğer büyük karşıtlık sınıflar arasında olduğuna göre, sınıf ikilisinin homolog bir eleştirel reddini de kafamızda canlandıramaz mıyız? “İkili” sınıf mücadelesi ve sömürüsü aynı zamanda bir “eşcinsel” pozisyonu (egemen sınıfın üyeleri arasındaki sömürü, örneğin “dürüst” üretken kapitalistleri sömüren bankacılar ve avukatlar), bir “lezbiyen” pozisyonu (dilencilerin dürüst çalışanlardan çalması vb.), bir“biseksüel” pozisyonu (bir serbest meslek sahibi olarak, hem kapitalist hem de çalışan olarak hareket ediyorum), bir “aseksüel” pozisyonu ( kapitalist üretimin dışında kalıyorum) ve benzeri konumlarla tamamlanmalıdır.

Sınıflandırmanın bu çözümsüzlüğü, şu formülü genişletme ihtiyacında açıkça görülebilir: temel LGBT (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Transseksüel) LGBTQIA hatta LGBTQQIAAP (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Transseksüel, Homoseksüel, Sorgulayan, Eşeyli Üreyen, Aseksüel, Müttefikler, Panseksüel) olabilir. Bu sorunu çözmek için, LGBT topluluğuyla bağlantılı olan tüm toplulukları dahil etme işlevi gören bir + işareti konulabilir, LGBT+ gibi. Ancak bu, şu soruyu beraberinde getirir: + işareti yalnızca “diğerleri” gibi görünmeyen pozisyonlar için mi, yoksa doğrudan bir + işareti olabilir mi? Uygun olan mantıklı cevap “evet”tir, çünkü gruplarda her zaman ona ait olmayan ve dolayısıyla örgüte + anlamı katan bir harici unsur vardır. Bu “müttefikler” (”dürüst” LGBT üyesi olmayan bireyler), “aseksüeller (cinsellik alanının tamamına karşı çıkanlar) ya da “sorgulayan” (etrafta gezen, belli bi pozisyon edinemeyenler) olabilir.

Sonuç olarak, bu çözümsüzlüğün tek bir çözümü vardır, çöp bidonlarının çöplerini atmak için bulduğumuz başka bir yer. Umumi çöp kutuları günümüzde giderek daha çok alt türe ayrılıyor. Kağıt, cam, metal teneke kutular, karton ambalaj, plastik vb. için özel kutular var.  Daha şimdiden burada işler bazen karmaşık bir hal alıyor. Bir kağıt torbayı veya küçük bir plastik şeridi olan bir defteri atmak zorunda kalsam, bu hangi kategoriye girer? Kağıda mı plastiğe mi? Şüphesiz ki çoğunlukla kutuların üstünde yazan genel adlandırmanın tam altındaki detaylı bilgiyi baz alıyoruz. KAĞIT- kitaplar, gazeteler, vb., sert kapaklı ya da plastik kapaklı OLMAYAN kitaplar, vb. Bu tür durumlarda, atıkların uygun bir şekilde yokedilmesi yarım saate yakın veya detaylı okumalar ve zor kararlarla daha fazla sürecektir. İşleri kolaylaştırmak için, diğer çöp kutularının spesifik kriterlerini barındırmayan her şey, attığımız GENEL ATIKLAR için sanki bir kez daha kağıt çöpü, plastik çöpü, ve buna benzer çöp kutularının dışında ek bir çöp kutusu sağlanır, evrensel atık kutusu gibi.

Aynısını tuvaletler için de yapılamaz mı? Hiçbir sınıflandırma tüm kimlikleri memnun etmeyeceği için her iki normal cinsiyet bölümüne (ERKEK, KADIN) GENEL CİNS yazan bir kapı ekleyemez miyiz? Bu, cinsiyetçiliğin belirleyici karşıtlığının sembolik farklılıkların düzenine eklemenin tek yolu değil midir?  Lacan, cinsel ilişkinin imkansız/gerçek olarak “formül” ünün 1+1+a yani, iki cinsiyet artısembolik bir farka dönüşmesini engelleyen “boğazdaki kemik” olduğunu zaten belirtmişti. Bu üçüncü unsur aradaki farkın etki alanından neyin dışarda kaldığını göstermez; bunun yerine, bunun gibi farkı (gerçeğin farkını) gösterir.

(Yazının 2. Bölümü vardır.)

Yazar: Slavoj Žižek
Slovenyalı Marsist filozof ve kültürel eleştirmen olan Slavoj Žižek, günümüzün en çok tanınan düşünürlerinden biridir. Žižek İngilizce dilindeki “The Sublime Object of Ideology(Türkçesi: İdeolojinin Yüce Nesnesi)” kitabının 1989 baskısından sonra sosyal kuarmcı olarak uluslararası bir ün kazanmıştır. “Thw Guardian, “Die Zeit” ve “The New York Times” gibi gazetelere düzenli olarak katkı sağlamaktadır. Bazıları tarafından “kültürel” kuramın Elvis’i olarak etiketlenmektedir ve sayısız belge ve kitaplara konu olmuştur.
Çeviren: Meris Altunözlü
Kaynak: thephilosophicalsalon

Libido Dergisi’nde yayımlanan, Libido Dergisi yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.