Başka insanları bırakın, kendimizi gerçekten bilebilir miyiz? Sigmund Freud ve izdeşlerine göre, hayatlarımız tamamen farkında olmadığımız güçler tarafından şekillendiriliyor. Her ne kadar sorumlu olduğumuzu düşünsek de, bilmeden aynı acemilikleri tekrar tekrar yaparız. Kırık bir plak gibi hoşlanmadığımız işleri seçeriz, arkadaşlarımızla bozuşuruz, eşlerimize, ortaklarımıza yabancılaşırız. Bazen bir şeylerin ters gittiğini anlamaya zorlanırız: Defolup gitmeyen kötü bir rüya, açıklanamayan bir fiziksel semptom veya tuhaf bir müdahaleci düşünce, bizim kendi evimizde efendi olmadığımızı fark etmemize neden olur. Burada, Freud’un inancına göre, bilinçdışı işbaşındadır.

Freud’un bilinçdışına olan hayranlığı, nörolog olarak yaptığı çalışmalardan kaynaklanıyordu. Pek çok vak’adan sonra Freud, anatominin belirlediği gibi davranmayan belirtiler buldu. Ağrı dağılımı ya da duygu kaybının , tıbbi, biyolojik haritayı takip etmesi gerekliydi. Bunun yerine, bu bedenler, kelimeler ve fikirlerden oluşan başka bir anatomiye itaat ediyorlarmış gibiydi. Bir vak’ada, annesi boşanma davasında babasının aleyhinde olan yazıyı imzalamaya zorladıktan sonra, bir çocuğun eli donmuştu: Felç, toplumun kınama şiddetinden onu korumuştu.

Çocuk neden yazıyı imzalamayı reddedemedi? Neden felç? Freud’a göre bilinçdışı, doğasında çelişkilidir ve bu örnekte çocuk mektubu hem imzalamayı hem de imzalamayı istemediğini hissetmiş olabilir. Bu, babasıyla olan Ödipal çatışmayı ve onunla gelen suçluluk duygusunu uyandırmış olmalıydı. Semptom, yazıyı imzalamamasını sağladı ve felcin fiziksel acısı sayesinde onu haksız dileği için cezalandırdı.   

Çelişkili düşünceler zihnimizde gerginlik ve vücudumuzda semptomlar üretir. Freud hastalarını dikkatle dinleyerek, bilinçli düşüncemizin, buzdağının sadece görünen yüzü olduğunu keşfetti: Düşündüğümüz şeylerin çoğu bilinçdışı bir seviyede gerçekleşir, ancak hayatlarımıza güçlü etkileri olur.

Freud’un aynı zamanda yaptığı diğer büyük keşif, mantıklı hale getirme ihtiyacımızla ilgiliydi. Hipnotize edilmiş bir kişiye, odada hiç mobilya olmadığı söylenirse ve odada bir yerden bir yere geçme talimatı verilirse, kişi doğal olarak mobilyalardan sakınacaktır. Neden böyle tuhaf bir yol izlediği sorulduğunda, mobilyaların varlığını kabul etmek yerine, yanlış açıklamalar uyduracaktır. Örneğin, duvardaki resmin ilginç göründüğü, bu yüzden ona doğru hareket ettiği gibi. Bu yanlış açıklamaları hipnotik durumla sınırlandırılmış olarak görmektense, Freud, bunun insan egosunun temel bir özelliği olduğuna inanıyordu.

Mobilyalara çarpmamamıza karşın, neden bunları yaptığımızla ilgili hergün kendimizi aldatırız. Bir insanı, annemize benzer özellikler taşıdığı için demektense, iç güzelliği dolayısıyla sevdiğimizi söyleriz kendimize.

Patronlarımıza, mantıksız oldukları için kızdığımızı düşünürüz, farkında değilizdir ama bu babamızın davranışlarını yansıttıkları içindir.  Başkalarına karşı aşırı şekilde nazik davranırız, ama farkında olmadan aslında bu, onlara zarar verme isteğimizin bir telafisidir.

Bastırılanlara Ulaşmak

Bilinçdışının dünyası hoş değildir. Her şey, bize en yakın olanlara yönelik cinsellik ve şiddetle ilgilidir. Bu düşünceler dayanılmazdır ve bu yüzden onları bastırırız. Fakat baskı, neredeyse her zaman tamamlanmamış olur: Bastırma, dil sürçmesi, rüyalar ve semptomlarla geri döner. Bu tuhaf olguları ciddiye alarak, biliçdışı arzularımıza geri dönebiliriz.

Bu tür bir bağlantıyı yapmak, terapi koltuğunda gerçekleşen içgözlem yoluyla neredeyse hiç olamazdı. Bu nedenle Freud, bilinçdışına erişmek için yeni bir teknik icat etmek zorunda kaldı. Hasta, bir kanepeye uzanacaktır ve “serbest çağrışım”. Akıllarına gelen her şeyi söyleyecekleri için tekrarlayan motifler ortaya çıkacak ve bu, bağlantıların yapılmasını sağlayacak olan küçük ayrıntıları yüzeye çıkaracaktır. Anlatılmak için çabalayan bastırılmış düşünceler, psikolojik sansürümüzden kaçıp geçmek için, en göze çarpmayan önemsiz şeyleri kullanacaktır.

Örneğin rüyaları. Görünüşte çok önemsiz olan ayrıntılar, en büyük öneme sahip olur.

Psikanaliz bu nedenle garip bir konuşma türüydü. Danışan, bir kanepede, göremediği bir dinleyiciye, söylemlerinin ilişkisel konularını izleyerek konuşuyordu, bununla birlikte anlamsız veya rasgele görünüyordu. Diğer birçok terapi, yüz yüze sohbet, tavsiye ve rehberlik hizmeti sunarken, burada başka bir şey daha vardı. Analiz, tedavi ya da mutluluk sunduğunu iddia etmedi bile. Freud bunu “bilinçdışına erişen” bir tren biletine benzetti, kullanabiliriz ya da atabiliriz. Artık Freud ve meslektaşları için, zihnimizde bastırdığımızdan çok daha fazla şey olduğu net bir hale gelmişti. Örneğin id, asla bilinçdışının tümüyle bir parçası haline gelmeyen güdülerden oluşuyordu. Daha sonra analistler, psikolojik hayatımızın bastırılmış olanlardan daha derine gömülmüş olan bu alanlarını araştırdılar. Bazı özdeklere düşünceler ya da imajlar yoluyla asla ulaşılamayacağını ancak bizim için en yoğun acıya ve sefalete neden olacağını düşündüler. Bunun etkileri uyuşturucu bağımlılığı ve alkolizm gibi sorunlarda görülebilir. Onların doğruluğunu tartıştığı şey, psikolojimizin bu kayıp kısmı ile etkileşim kuracak yeni teknikler bulmaktı.

 Freud’un Ötesi

Freud’dan uzaklaşarak Carl Jung, kollektif insanlık geçmişi pahasına kişisel geçmiş üzerine çok fazla vurgu yapıldığını hissetti. Analistinizle anneniz hakkında konuşursanız, bu sadece kendi anneniz değil, aynı zamanda “anne” kelimesi aracılığıyla anladığımız her şeyin bilinçdışı seviyesinde temsilidir. Jung, bu evrensel formları “arketip” olarak adlandırdı ve bunları doğrudan doğruya asla bilemeyeceğimize inandı. Jung, arketipler hakkında daha fazla bilgi edinmek için mit, folklor, din ve rüyalar üzerine çalışmayı destekledi ve terapinin kendi kendini gerçekleştirmenin organik bir süreci içerdiğini gördü, bunu da “bireyleşme” olarak adlandırdı.

Jacques Lacan gibi daha sonraki analistler yalnızca sembolik formlar üzerinde değil yoklukları üzerinde de durdular. Onlara göre arketiplerin varolmayışı icatlara, yaratıcılığa ve nevrozlara neden oldu. Doğum ya da ölüm arketipleri olmadığı için çocuk, kendi için kendi başına çözüm yolları icat etmelidir. Psikanaliz, popüler kültürün bir parçası haline geldikçe, analistler sıklıkla bir tür dedektif gibi resmedilmiştir: Bulmacanın tamamlanması için, eksik olan parça bulunmak zorundaydı. Freud’un bu şeylerin o kadar da basit olmadığını kabul ettirmesine kadar. İnsanlar, semptomlarına tutunmaya ve acı çekmeye eğilimlidirler ve genellikle bunlardan vazgeçmek zordur. Bir çeşit mazoşizm ve acı zevki olan, Freud’un “ölüm dürtüsü” olarak adlandırdığı, kendi kendini yok etmek için güçlü bir çekim vardır. Daha sonraki nesil analistler bu konu hakkında bölündüler.

Lacan, bunun çocukluğumuzda bize yüklenen kelimeler ve konuşma yoluyla yaratıldığını düşünürken, Melanie Klein, bilinçdışının introjeksiyon (içe-atım) ve projeksiyon (yansıtma) süreçlerinden oluşan karmaşık bir setten oluştuğu düşüncesindeydi. Aynı zamanda zihinsel yaşamımızın önemli bir alanı, yalnızca kısa sürede karşılaştığımız, açıklanılamaz ve dayanılmaz bir alan tarafından yönetilirken, bilmeden senaryolar üretiriz: Bir kabusta, panik-atakta ya da halüsinasyonda.  

Kleinyanlar analist ve analiz edilen arasındaki ilişkiyi sistematik olarak yorumlama eğilimindeyken,Lacanyenler, analiz edilenden daha fazla şey bildiklerine inanmazlar. Lacan’a göre, analist çok az şey bilir: Daha çok bir dilenci ve bir soytarı melezi gibidir. Analiz edilenin gönlünü ederek özdekleri alır; ender, beklenmedik ve genellikle şaşırtıcı yollarla yorumlar.  Lacan’ın çalışmaları dünya çapında etkili olurken, Klein, İngiliz psikanalizinde en etkili kuramcı oldu. Jung analizi ve yeni ilişkisel psikanaliz de gelişmeye devam ediyor.

Gerçeği Kazanmak

Bilinçdışıyla ilgili yapılan araştırmalar 100 yıldan daha fazla bir zamandır devam ediyor olsa da, hala bazı insanlar için bu hoş olmayan bir fikirdir. Ne düşündüğümüzü ve ne hissettiğimizi bilebiliyor olma fikri, kendi narsisizmimize karşı büyük bir darbedir.

Kendi hayatımızı kontrol ettiğimize ve psikanalitik düşüncelerin hala en büyük direnci uyandırdığına inanmak istiyoruz. Birinin kendi bilinçdışını tanıması asla kolay değildir. Bu, kendimize daha aşina olmamız ve yaşadığımız yanlış rasyonalizasyonları sorgulamamız anlamına gelecektir. Bu, Freud’un “gerçeğin kazancı” olarak adlandırdığı şeyi sağlayabilir, ancak bu uzun ve emek isteyen bir çalışmanın sonucu olacaktır.

Analiz uzun bir zaman alır ve hem belirli bir bilginin edinimini hem de bilinemeyen şeyleri tanımayı içerir: Kendimizi ve başkalarını tümüyle anlamamıza ilişkin taşıdığımız umuttan vazgeçmeye zorlanacağız. Belirsizliği ve kusurluluğu kabul etmek, daha özgün (hakiki) ve daha yaratıcı bir hayatı yaşamamıza imkan tanıyabilir. Başkalarını memnun etmek için ya da korkudan benimsediğimiz şeyleri yapmaktansa, gerçekten merak ettiğimiz şeylerin peşine düşebiliriz. Ayrıca, çevremizdeki insanları kontrol etmeye çalışmanın yararsızlığının farkına varabiliriz ve onlardan mahrum ettiğimiz alanı vererek ilişkilerimizin gelişip büyümesini sağlayabiliriz.

Bu yol boyunca analiz bize yardımcı olacaksa, bu hiç bir zaman rahat ve huzurlu bir şekilde sonuçlanmaz: Daha ziyade belki de daha yıkıcı ve daha tolere edilebilir bir savaş ve barış halidir.

Yazar: Darien Leader
Çevirmen: Gözlem Küçük
Kaynak: theguardian

Libido Dergisi’nde yayımlanan, Libido Dergisi yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Tiyatro Oyunculuk Bölümü lisans; Tiyatro Anasanat Dalı yüksek lisans; Masaryk Üniversitesi Theatre and Media Studies bölümü yüksek lisans mezunu. Yarım kalan doktora sürecinde 2 yıl mesleki metin çevirileri yaptı. Akademik hayatı süresince yurt içi ve yut dışı çalışmalar yaptı. Oyunculuk alanında da ödüllere sahip. Tiyatro, sanat tarihi, sanat felsefesi ve güncel olan her şeyle ilgilenmeye çalışıyor.