Bugün Amerika’daki temel politik çatışma, bir asırdır olduğu gibi, bireyciliğe karşı toplulukçuluktur. Bireyin yaşamı kendisine mi ait -yoksa belli bir gruba, topluluğa, topluma veya devlete mi ait? Hükümetin giderek daha hızlı genişlemesi nedeniyle- “yetki” programlarına ve kurumsal kurtarma alanlarına giderek daha fazla para harcıyor ve giderek zorlayıcı yollarla işlerimize ve hayatlarımıza saldırıyor- konuyu netleştirme üzerine gereksinimimiz hiç bu kadar fazla olmamıştı. Elimizdeki terimleri tanımlayarak başlayalım.

Bireycilik, bireyin hayatının kendisine ait olduğu fikridir ve kendine uygun gördüğü şekilde yaşamak, kendi yargısına göre hareket etmek, kendi emeğinin karşılığını muhafaza etmek ve kullanmak ve seçtiği değerlerin peşinden gitmek için vazgeçilmez bir hakka sahip olduğu fikridir. Bireyin egemen olduğu, kendi içinde bir amacı olduğu ve ahlaki kaygının temel birimi olduğu fikridir. Bu, Amerikan Kurucularının Bildirge ve Anayasayı hazırlarken ve bireyin yaşam, özgürlük, mülkiyet ve mutluluğu arama haklarının tanınacağı ve korunacağı bir ülke yaratırken ileri sürdükleri ve kurmaya çalıştıkları idealdir

Toplulukçuluk, bireyin hayatının kendisine değil sadece bir parçası olduğu ve hiçbir hakka sahip olmadığı topluma veya gruba ait olması ve grubun “çoğunluğun iyiliği” için değer ve hedeflerini feda etmesi fikridir. Toplulukçuluğa göre, grup ya da toplum ahlaki kaygının temel birimidir ve birey yalnızca gruba hizmet ettiği sürece kıymetlidir. Bu fikrin savunucuları şunları söyler: “İnsanın, toplumun kendisinin keyfini çıkarmasına izin verdiği haklar dışında hiçbir hakkı yoktur. Doğduğu günden ölümünün olduğu güne kadar, toplum, kendisine sözüm ona belirli haklardan yararlanmasına izin veriyor ve onu; özellikle bireyi destekleyen veya birey üzerinde baskı kuran toplum isteklerinden değil, ancak bireyin kendisine ait korunumu, refahı ve mutluluğunun başlıca hususlarından mahrum bırakıyor. “

Bireycilik ya da toplulukçuluk – bu fikirlerden hangisi doğru? Hangi tarafta  kendini destekleyen  gerçekler var?

Bireycilik yapar ve biz bunu: felsefenin gerçekliğin temel doğasıyla ilgili bölümü metafizikten; bilginin anlamı ve niteliği ilgilenen branşı epistemolojiye, etik, değer doğası ve kişiye özel insan eylemi ile ilgili branşı etik’e; uygun bir sosyal sistemle ilgili branş olan siyasete, felsefi araştırmanın her düzeyinde görebiliriz

Onları sırayla ele alacağız.

Metafizik, Bireycilik ve Toplulukçuluk

Dünyaya göz ucuyla baktığımızda ve insanları gördüğümüzde, farklı, eşsiz kişiler görürüz. Bireyler grup halinde olabilirler (örneğin bir futbol takımında ya da bir iş girişiminde), ancak gördüğümüz ayrılmaz varlıklar bireysel insanlardır. Her biri kendi bedenine, kendi zihnine ve kendi hayatına sahiptir. Gruplar, var oldukları ölçüde, bir takım amaçlarla etkileşime giren bireylerden başka bir şey değildir. Bu, dünyanın hali hakkında gözle görülür bir gerçektir. Kişisel görüş ya da toplumsal sözleşme meselesi değildir ve mantıklı bir şekilde tartışmaya açık değildir. Bu, algısal düzeyde, metafiziksel olarak verilen gerçektir. Her şey olduğu gibidir; insanlar bireylerdir.

Bireyciliğin metafizik olgusunun güzel bir ifadesi eski köle Frederick Douglass tarafından Maryland’daki kölelikten kurtulup New York’a kaçtıktan sonra eski “ustası” Thomas Auld’a yazdığı bir mektupta öngörüldü. Douglass, “Senden köşe bucak kaçarken kendimi haklı çıkarma gerekçeleri üzerinde açıklama yapmam gerektiğini sıklıkla düşündüm” diye yazmıştı. “Şu an bunu yapmaya neredeyse utanıyorum, çünkü bu sefer onları kendin keşfedebilirsin. Yine de onlara bir göz gezdireceğim.” dedi Douglass,

“Ben kendimim; sen kendinsin; biz iki bağımsız kişiyiz, eşit kişileriz. Sen ne isen ben de oyum. Sen bir erkeksin ve ben de öyleyim. Tanrı her ikimizi de yarattı ve bizi farklı varlıklar haline getirdi. Sana doğuştan bağlı değilim ya da sen bana bağlı değilsin. Doğa, senin varlığını bana bağlı kılmaz, benimki de sana bağlı değildir. Ben senin bacakların üzerine yürüyemem ne de sen benimkilerin üzerinde. Senin için nefes alamam, ne de sen benim için; ben kendim için nefes almalıyım, senin de kendin için nefes alman gerekiyor. Biz ayrı insanlarız ve her birimize, bireysel varlığımız için gerekli olan yetenek eşit olarak sağlanmaktadır. Sizi terk ederken, bana ait olanlardan başka bir şey almadım ve hiçbir şekilde kendi deyiminizle dürüst bir yaşam elde etmeniz için gereken imkânları hiçbir şekilde azaltmadım. Yetenekleriniz size kaldı ve benimkiler kendi asıl sahibi için kullanışlı hale geldi.

Her ne kadar bir kimse “Tanrı” insanları yaratır düşüncesini boş yere tartışsa da, Douglass’ın temel metafizik noktası, açıkça görülüyor ki, akla yatkındır. İnsanlar doğası gereği, her biri sahip olduğu kendi bedeni ve kendi var oluşları için gerekli olan sahip oldukları yetenekleri ile bireysel varlıklardır. İnsanlar hiçbir şekilde metafiziksel olarak birbirlerine bağlı ya da birbirlerine bağımlı değildir; her biri kendi zihnini kullanmalı ve kendi bedenini yönlendirmelidir; bunları onun için başka kimse yapamaz. İnsanlar bireylerdir. “Ben kendimim; sen kendinsin; bizler iki ayrı insanız. “

Birey metafizik olarak gerçektir; O kendi içinde ve kendi kendinin varoluşudur; O insan hayatının temel birimidir. Aileler, ortaklıklar, topluluklar ya da toplumlar olsun, insanların grupları ya da kollektifleri (ortaklaşmaları, ortakları) metafizik olarak gerçek değildir; kendi içinde ve kendi kendilerine var olamazlar; aksine onlar insan hayatının temel birimleri değildir. Aksine, onlar belli sayılardaki takım bireyleridir. Bu, algısal olarak kendini belli eder. Bunun doğru olduğunu görebiliriz.

Aksini kim söylüyor? Toplulukçular söylüyor. Pragmatizmin ve modern liberalizmin babası John Dewey, toplulukçular düşünceyi şu şekilde açıklıyor:

“Toplum birleştirilmiş ve yapısal özellikleriyle vakanın gerçeğidir; sosyal olmayan birey, tüm insan nitelikleri ortadan kaldırıldığında insanın ne olacağını hayal ederek ulaşılan bir soyutlamadır. Toplum, gerçek bir bütün olarak, normal düzendir ve çoğunluk izole edilmiş (yalıtılmış, münferit) birimlerin toplamı olarak hayal ürünüdür.

Toplulukçuluğa göre, grup ya da toplum metafizik olarak gerçektir ve birey yalnızca bir soyutlama, bir kurmacadır.

Elbette bu saçma, ama durum bu. Toplulukçuluğun metafiziğinde, sen ve ben (ve Bay Douglass) kurgusaldır ve biz sadece toplumla şu ya da bu şekilde bağlantı kurduğumuz sürece gerçek oluruz. “Gerçek bütünün” bir parçası olmak için kollektifle tam olarak nasıl ilişki kurmamız gerektiğine gelince , bunu kısaca öğreneceğiz

Şimdi, bilginin doğası ile ilgili felsefenin dalına geçelim.

Epistemoloji , Bireycilik ve Toplulukçuluk (Kolektivizm)

Bilgi nedir? Nereden geliyor? Neyin doğru olduğunu nasıl bilebiliriz? Bilgi, algısal gözlem ile ulaşılan bir gerçeğin (veya gerçeklerin) zihinsel bir kavrayışıdır ya da üzerinde durulan bir mantık sürecidir. Gerçekliğe bakan, gerçekliği duyan, gerçekliğe dokunan, gerçekliği kanıtlamaya çalışan- ve böylece gerçeklik hakkında bilgi sahibi olan kimdir? Bireydir. Bireyin gözleri, kulakları, elleri vb. vardır. Birey, bir zihne ve onu kullanma kapasitesine sahiptir. Gerçekliği algılar (ör. Köpekler, kediler ve kuşlar ve ölüm); algılarını kavramlara entegre eder (ör. “köpek”, “hayvan” ve “ölümlü”); kavramlarını genellemelere entegre eder (ör. “köpekler ısırır” ve “hayvanlar ölümlüdür”); o ilkeler oluşturur (ör. “insanlar da dâhil olmak üzere hayvanlar, canlı kalabilmek için muhakkak harekete geçmelidirler” ve “insan yaşamak ve gelişmek için özgürlük ister”). Vesaire. Bilgi, kişilerin algısal gözlemlerinin ve zihinsel bütünleşmelerinin bir ürünüdür.

Tabii ki, bireyler diğer insanlardan öğrenebilir, öğrendiklerini başkalarına da öğretebilir- ve demek ki bunu gruplar halinde yapabilirler. Ancak böyle herhangi bir bilgi iletiminde, bireyin duyuları algılamayı yapmalı ve zihni bütünleştirmeyi gerçekleştirmelidir. Grupların duyusal araçları ya da akılları yoktur; sadece bireyler yapar. Bu da, tek kelimeyle tartışma götürmez.

Gel gör ki bu, toplulukçuları (kollektivistleri) inkâr etmekten vazgeçirmez

İlgili epistemolojik (bilgi kuramıyla ilgili) ilkeyi, Stanford Üniversitesi Felsefe Bölüm Başkanı Helen Longino şöyle kaleme alır; “bilgi, temel olarak sosyal bilişsel süreçler tarafından üretilmektedir.” “Bireyler olmaksızın hiçbir malumat olmayacaktı” diyor Granted, çünkü “doğal yaşamın bilişselliğe katılımı bireylerin kendi duyusal sistemi sayesindedir. . . . Gelgelelim, bilginin yorumlanması etkinlikleri, bireylerin karşılıklı etkileşimi dâhilindeki etkinliklerdir”; dolayısıyla bilgi “bireyler tarafından değil, etkileşimli bir diyalog topluluğu tarafından oluşturulmuştur.”

Bunun içini siz dolduramazsınız. Fakat “etkileşimli diyalog topluluğu” yapabilir.

Her ne kadar bir toplumdaki bireylerin karşılıklı fikir alışverişinde bulunabilecekleri ve birbirlerinden bir şeyler öğrendikleri doğru (ve olağanüstü olmalıdır) olsa da, gerçek şu ki, topluluğun değil bireyin bir aklı vardır; grup değil, birey düşünmeyi yapar; Toplum değil, birey bilgi üretir; Toplum değil, birey bu bilgiyi kavramaları gereken, dolayısıyla kendi zihinlerini kullanmak zorunda olan başkalarıyla paylaşır. Hakikatin unsurlarını gözlemlemeyi seçen herhangi bir kişi bunun böyle olduğunu görebilir. Bazı “filozofların” (veya “söylesimsel (karşılıklı konuşmaya katılan) toplumların“) inkar etmesinin, konunun gerçeği üzerinde hiçbir etkisi yoktur.

Doğru epistemoloji (bilgi kuramı) – bilginin doğası ve kaynağı hakkındaki gerçek – toplulukçuluğun değil, bireyciliğin tarafındadır.

Bir sonrakiler, bu temellendirmelerin sonucundan çıkan ahlakın kendine özgü görüşleridir

Etik, Bireycilik ve Kolektivizm

İyi ve kötü, doğru ve yanlışın mahiyeti nedir? İlke olarak, insanlar nasıl davranmalıdır? Mesela etik veya ahlak meseleleri (bu terimleri yer değiştirilebilir olarak kullanıyorum). Neden bu sorular ortaya çıkıyor? Onlara neden cevap vermemiz gerekiyor? Bu tür soruların ortaya çıkması ve cevaplandırılması gerekiyor; çünkü bireyler var oldukları için yaşamak ve gelişmek için ilkeli yönlendirmeye ihtiyaç duyuyorlar.

Hayatta kalmayı ve mutluluğa erişmeyi, ne böyle bir bilgiyi istemsiz olarak kazanıp kazanamadığımızı, ne de bize kazandırılıyorsa, bu tür bilgilerle otomatik olarak nasıl hareket edeceğimizi bilerek doğmuş değiliz. (Kanıt olarak, dünyadaki sayısız mutsuz insana dikkat edin.) Yaşamak ve gelişmek istiyorsak, bu amaç doğrultusunda ilkeli yönlendirmeye ihtiyaç duyarız. Etik, böyle bir yönlendirme sağlamaya adanmış felsefenin dalıdır.

Örneğin, güzel bir ahlak bireye şöyle der: Aklınla hareket edin (inanç veya hislere karşı) – gerçekleri gözlemleyin, şeylerin doğasını tanımlayın, nedensel bağlantı kurun, mantık kullanın, çünkü akıl tek bilgi aracıdır ve dolayısıyla hayatta kalma hedeflerinizi ve değerlerinizi seçip bunlara ulaşmanın tek yoludur. Ahlak aynı zamanda: Dürüst olun,- olgusal gerçekleri kendi olduklarından farklı varsaymayın, aklınızda başka gerçeklikler kurmayın ve bunları gerçekçi kabul etmeyin – çünkü gerçeklik mutlaktır ve varlıktan koparılamaz ve çünkü bunu başarmak için gerçek dünyayı anlamamız gerekiyor Ahlak, ayrıca, özellikle insanlarla ilgilenmek için yol gösterir. Örneğin, diyor ki: Mevcut ve ilgili olgulara göre, insanları rasyonel olarak yargılayın ve layık oldukları gibi muamele edin, onlara uygun davranın- çünkü bu politika, iyi ilişkiler kurmak ve sürdürmek için ve kötü olanları kullanmaktan kaçınmak, sona erdirmek veya yönetmek için çok önemlidir Ve ahlak şöyle der: Bağımsız olun-düşünün ve kendinize hâkim olun, iman etmek veya kabul etmek için başkalarına yönelmeyin – çünkü hakikat, başkalarının görüşleriyle uyuşmak değil, gerçekliğin olgularıyla uyuşmalıdır. Ve bunun gibi.

Böyle bir yönlendirme aracılığıyla (ve yukarıda belirtilenler sadece bir özet göstergedir), ahlak, bireye yaşama ve gelişme olanağı tanır. Ve bu tamamen ahlaki yönlendirmenin amacıdır: bireyin eğitim, kariyer, eğlence aktiviteleri, dostluklar ve romantizm gibi yaşama hizmet eden hedef ve değerleri seçmesini ve elde etmesini sağlamak. Ahlâkın amacı, büyük bireyselci Ayn Rand’ın söylediği gibi, kendi keyfinize bakıp yaşamanızı öğretmektir.

Nitekim grup değil, birey, metafizik olarak gerçektir – tıpkı topluluğun değil bireyin bir zihninin olması ve düşünmesi gibi-yine aynı şekilde topluluk ya da toplum değil de birey ahlaki kaygının temel birimidir. Birey ahlaki açıdan kendi başına bir amaçtır, başkalarının amaçlarına ulaşmak bir araç değildir. Her birey, yaşam boyu değerlerinin peşinde olmalı ve başkalarının aynı şeyi yapmaya yönelik haklarına saygı göstermelidir. Bu, bireyciliğin metafizik ve epistemolojisinden kaynaklanan ahlaktır.

Hangi ahlak toplulukçuluğun metafizik ve epistemolojisinden kaynaklanıyor? Beklediğiniz gibi: topluluğun ahlaki kaygının temel birimi olduğu durumdaki bir ahlak.

Toplulukçu ahlak görüşü uyarınca, “ilerici” entelektüel A. Maurice Low, ” uygar toplum ve uygar olmayan toplum arasındaki ayrımı her şeyden çok işaret eden şey, eskiden bireyin hiçbir şey ve toplumun her şey olduğu, şimdi toplumun hiçbir şey ve birey her şey olduğudur “şeklinde ifade eder. Bay Low, bu makalenin başında toplulukçuluğun tanımlanmasına yardımcı oldu; burada toplulukçuluğun iddia edilen “nezaketine” vurgu yaparak detaylandırıyor.

Uygar bir toplumda insanın, toplumun tadını çıkarmasına izin verdiği haklar dışında hiçbir hakkı yoktur. Doğduğu günden ölümünün olduğu gününe kadar, toplum, belli sözde haklardan yararlanmasına izin verir ve onu diğerlerinden mahrum eder; toplum istekleri, özellikle kişiye iyilik etmek veya kişiye baskı uygulamak değildir, ancak kişinin kendini koruması, refahı ve mutluluğu bu isteklerin en önemli unsurlarıdır. Ve böylece toplum dağılmayabilir, böylece daha da yüksek bir düzleme ulaşabilir, böylece erkekler ve kadınlar daha iyi vatandaşlar haline gelebilir, toplum onlara bazı ayrıcalıklar için izin veriyor ve başkalarının onları istismarını kısıtlıyor. Bazen bu gücün uygulanmasında birey çok rahatsızlığa maruz kalır, bazen de adaletsizliğe neden olan şeylerden sıkıntı çeker. Ne yazık ki, yine de bu kaçınılmazdır. Uygar toplumun amacı, “en büyük sayı(çoğunluk)  için en büyük iyilik” vermektir ve çünkü en büyük sayı, bireyin kendi arzularını veya eğilimlerini herkesin menfaati için daha az önemli sayması gereken en büyük iyilikten fayda sağlayabilir.

Bay Low 1913’de yazdığına göre,- Stalin, Mao, Hitler, Mussolini öncesi, Pol Pot ve şirketi yüz milyonlarca insana “en büyük sayı için en büyük iyilik” adı altında işkence yaptı ve katletti- ona ufak çapta hoşgörü tanınmış olabilir. Ancak bugünkü toplulukçuların böyle bir mazereti yok.

Ayn Rand 1946’da yazdığı gibi, düşünmeyi tercih eden her yetişkinin şimdi önemini anlayabileceği gibi,

“En büyük sayı için en büyük iyilik” “insanlığa şimdiye kadar yutturulan en kötü amaçlı sloganlardandır. Bu sloganın somut ve belirli bir anlamı yok. Onu iyiliksever olarak yorumlamanın bir yolu yoktur, ancak en kötü faaliyetleri haklı çıkarmak için kullanılabilecek birçok yolu vardır.”

Bu sloganda “iyinin” tanımı nedir? İstisnasız: en büyük sayı (çoğunluk)  için iyi olan her ne ise odur. Herhangi bir konuda, en büyük sayı için neyin iyi olduğuna kim karar verir? Neden, en büyük sayı?

Eğer bu ahlakı dikkate alırsanız, bu sloganın gerçek uygulamaları olarak kullanılan aşağıdaki örnekleri onaylamanız gerekir; bu örnekler, insanlığın % 51’i diğer 44’u köleleştiriyor; dokuz aç yamyam diğer onuncuyu yiyor; linç eden bir mafya, topluluk için tehlikeli olduğunu düşündüğü bir adamı öldürüyor.

Almanya’da yetmiş milyon Alman ve altı yüz bin Yahudi vardı. En büyük sayı (Almanlar), Nazi hükümetini desteklediler ve onlara en fazla sayıda olanın, daha az sayıda  (Yahudileri) olanı imha edip mülklerini ellerine geçirerek verileceğini söyledi. Teoride kabul edilen çok kötü bir sloganla uygulamada elde edilen dehşetti bu.

Ancak, bütün örneklerdeki çoğunluğun kendisi için de hiçbir şekilde gerçek bir iyiye ulaşamadığını söyleyebilirsiniz. Hayır. Ulaşamadı. Çünkü “iyi” sayıları saymakla belirlenmez ve kimsenin kimseye fedakârlığı ile elde edilemez.

Toplulukçu ahlak anlayışı aşikâr olarak çok kötü ve bariz bir şekilde yanlıştır. Topluluğun iyiliği, mantıksal olarak bireyinkinden daha fazla önceliğe sahip olamaz, çünkü “iyi” ve “zorunluluk” gibi ahlaki kavramlar her şeyden önce, bireylerin var olması ve hayatlarını sürdürebilmek ve daha ileri götürmek için ilkeli yönlendirmeye ihtiyacı olması için gereklidir.  Ahlakın amacını bireye –insan hakikatinin ve dolayısıyla ahlâkî endişenin temel birimi – dönüştürmeye yönelik herhangi bir teşebbüs yalnızca manevi bir suç değildir; ahlakı bu şekilde ortadan kaldırmaya yönelik bir girişimdir

Emin olun ki, bireylerden oluşan topluluklar da, bireylerin kendi yaşamlarını sürdürmek ve ilerletmek için gerekli olan yollarla hareket etmelerini sağlamak için olmasa da ahlaki ilkelere ihtiyaç duyarlar. Dolayısıyla, bir toplum uygar bir toplum olacaksa, toplumun benimsemesi gereken ahlaki tek ilke, bireysel haklar ilkesidir: her bireyin ahlaki açıdan kendi başına bir amacı olduğu gerçeğinin farkına varması başkaları tarafından zorlama olmaksızın kendi iyiliği için kendi yargıları doğrultusunda hareket etmek için ahlaki bir ayrıcalığa sahip olduğu gerçeğinin tanınmasıdır. Bu ilke üzerinde, her birey uygun bulduğu gibi düşünme ve davranma hakkına sahiptir; karşılıklı menfaat için karşılıklı rıza ile çabalarının ürünlerini gönüllü olarak üretme ve ticaret yapma hakkına sahiptir; “büyük iyilik” denilen şeylere ve gruplar ve hükümetler dahil olmak üzere,  hiç kimseye hizmet etmediğine yönelik şikayetlerini dikkate almama hakkına sahiptir ve kendi yargıları dışına çıkmaya zorlayanlara karşı manevi bir hakkı vardır. Her zaman.

Bu bizi politika bölgesine getiriyor.

Politika, Bireycilik ve Toplulukçuluk

Bireycilik politikası esasen Amerikan Kurucularının Amerika Birleşik Devletleri’ni kurdukları zaman akıllarında bulundurdukları şeydir ancak mükemmel bir şekilde uygulayamamışlardır: Bir özgürlük ülkesi, hükümetin tek bir şeyi yaptığı ve iyi yaptığı bir toplumdur- fiziksel güç kullanımını sosyal ilişkilerden yasaklamak ve sadece kullanımını başlatanlara karşı salt misilleme kuvveti kullanmak yoluyla tüm bireylerin haklarını eşit olarak korur. Böyle bir toplumda hükümet, zorla hırsızlara, gaspçılara, katillere, tecavüzcülerle, teröristlere ve benzerlerine karşı güç kullanır -ancak barışçıl, haklara saygılı vatandaşların kendi hayatlarını yaşamaları için ve kendi yargılarına uygun olarak mutluluğun ardından gitmeleri için tamamen özgürce bırakır.

Sona doğru gelirken, doğru, haklara saygılı bir hükümet, yasama organları, mahkemeler, polis, ordu ve bireysel hakların korunması için gerekli diğer şube ve birimlerden oluşur. Bu, bireyciliği metafizik, epistemoloji ve etik noktasından mantıksal olarak izleyen bireycilik siyasetinin özüdür

Hangi politikalar toplulukçuluğa benzer sonuçlar çıkarır?

“Amerika, vatandaşları, ortak şeyleri iyiye götürdüğümüzde, büyük şeyler yapmak için kendi çıkarlarını bir kenara bıraktığında en iyi sonucu alır” diye yazıyor Domos kolektivist düşünce kuruluşundan David Callahan. Demokrasi editörü Michael Tomasky, modern olanın bu konudaki ayrıntılarını açıklıyor. “Liberalizm, vatandaşların kendi bireysel çıkarlarının ilerisini görmeleri ve daha büyük bir ortak çıkar için çalışmaları için çağrıda bulunulması gerekliliği ” fikri- felsefi ilkesi – üzerine inşa edildi.

Bu tarihsel olarak, liberal yönetimin ahlaki temelidir-adalet değil, eşitlik değil hak değil, çeşitlilik değil, hükümet değil, refah veya fırsat bile değil. Liberal yönetim, kendi çıkarlarını ortak çıkar ile dengeleyen vatandaşların talepleri hakkındadır. . . . Liderlerin liberal yönetim yönünden vatandaşlara yapabilecekleri tek gerekçelendirme budur, gerçekten: Herkesten kendisininkinden daha büyük bir projeye katkıda bulunmasını istemektedir. . . . Vatandaşların ortak bir iyinin yaratımında katılması ve fedakârlıkta bulunması.

Elbette Başkan Barack Obama da dahil olmak üzere genel olarak bugünün solunun ideolojisi budur. Obama’nın söylediği gibi “fedakarlık çağrısına” dikkat etmeli ve “her birinin çıkarını gözeterek” kendi “temel etik ve ahlaki yükümlülüğümüz”ü desteklemeliyiz. “Bireysel eylemler, bireysel düşler, yeterli değildir. Toplu eylemde birleşmeliyiz, müşterek kurumlar ve örgütler kurmalıyız. “

Ancak modern “liberaller” ve yeni “ilericiler”,  kendi topluluk politikası görüşlerinin savunuculuğunda yalnız değildirler. Onların oynak yeri, özgürlüğün savunucuları olarak ortaya çıkan, fakat sapkın savunuculuklarında, özgürlük kavramını yok eden Rick Santorum gibi sahtekârlardır.

“Kurallarına uygun tanımlanmış,” diye yazıyor Santorum “özgürlük, kendinden daha büyük veya daha yüksek bir şeyin sorumluluğuyla ilgili özgürlüktür. O hayalimizin ortak çıkarını hesaba katmanın peşindedir. Özgürlük, gözlerimizi göklere kaldırmanın, aynı zamanda ellerimizi ve kalplerimizi komşumuza uzatmanın ikili faaliyetidir.” “İstediğim kadar bencil olma özgürlüğü “ya da” yalnız bırakılma özgürlüğü “değil, fakat “kişinin görevine – Allah’a, aileye ve komşulara karşı göreve, katılma özgürlüğüdür. “

İşte bugün Amerika’daki siyasi durum budur ve bu karşı karşıya olduğumuz seçimdir: Amerikalılar ya kolektivizmin tepeden tırnağa bozulduğu gerçeğini görmezden gelebilir ve böylece devletçilik ve zulmün yolunu takip edebilir ya da gerçekliğe bakabilir, aklımızı kullanabilir, toplulukçuluğun saçmalıklarını ve ondan sonra gelen acımasızlığı kabul ederiz ve gerçekleri çatılardan ve Internet üzerinden bağırırız.

Sonuncuyu yapsaydık ne olurdu? Ayn Rand’ın dediği gibi, “toplulukçuluk ideologlarının, kendine güvenen, entelektüel bir düşmanla karşılaştıklarında ne kadar çabuk geri çekildiklerine şaşıracaksınız. Davaları, insan karışıklığı, cehalet, sahtekârlık, korkaklık, umutsuzluk gibi konuların çekiciliğine dayanıyor. Yaklaşmaya cesaret edemeyecekleri tarafa geçin; insan zekasına başvurun. “

Yazar: Craig Biddle
Çevirmen: Jülide Yapıcı
Kaynak : theobjectivestandard

Son Notlar

1 A. Maurice Low, “Sosyalizm Nedir? III: Uygar Toplum Devletinde Erkeklerin Keyfini Çıkardığı  ‘Haklar’, ” Kuzey Amerika İncelemesi, cilt. 197, no. 688 (Mart 1913), s. 406.
2 Thomas Auld’a Mektup, 3 Eylül 1848, Frederick Douglass: Seçilmiş Konuşmalar ve Yazılar (Chicago: Lawrence Hill Books, 1999). Ayrıca çevrimiçi olarak http://www.yale.edu/glc/archive/1121.htm adresinden de erişilebilir.
3 John Dewey’nin İlk Denemeler “Demokrasinin Ahlakı” Cilt 1, 1882-1898: ve Leibniz’in Yeni Denemeleri, 1882-1888, Jo Ann Boydston ve George E. Axetell tarafından düzenlenen  (Carbondale, IL: Southern Illinois University Press, 2008), s. 232.
4 Bu fikrin kökü Platon’un Cumhuriyetinde bulunabilir.
5 Cf. Ayn Rand, Nesnelci Epistemolojiye Giriş, 2. baskı, Harry Binswanger ve Leonard Peikoff (New York: Penguin, 1990), s. 35.
6 Helen E. Longino, “Bilimin Sosyal Boyutları: Bilginin Sosyal Boyutları” başlıklı Frederick F. Schmitt’in (Lanham, MD: Rowman & Littlefield, 1994) editörlüğünde “Bilimin Toplumsal Kuramlarındaki Bilgisi”, ss. 139, 142-43.
7 Low, “Sosyalizm Nedir? III, “s. 405-6.
8 Ayn Rand, Ayn Rand Sütununda “Amerikancılığın Ders Kitabı” (New Milford, CT: İkinci Rönesans Kitapları, 1998), s. 90.
9 David Callahan, “Obama’nın Konuşmasında En Büyük Fikir: Ortak Bir Şey” Demos Web Günlüğü, 26 Ocak 2012, http://www.policyshop.net/home/2012/1/26/the-biggest-idea- in-Obamas-konuşma-a-ortak-good.html.
10 Michael Tomasky, “Bir Kanaat Arayışı Partisi”, American Prospect, 18 Nisan 2006. Çevrimiçi http://prospect.org/article/party-search-notion adresinden ulaşılabilir.
11 Barack Obama, Keynote Address, Sojourners / Yenileme sponsorluğunda Arjantin Konferansı çağrısı, Haziran 2006, http://www.sojo.net/index.cfm?action=news.display_article&mode=C&NewsID=5454; Penny Starr, “Obama Sağlık Bakımını ‘Ahlak Yükümlülüğü’ olarak niteliyor, ancak Terörle Mücadele Edenler Kürtaj için Vergi Parası Vermiyor ‘Ahlak’ Sayı,” 21 Ağustos 2009, http://www.cnsnews.com/news/article/52844 ; Obama, Wesleyan Üniversitesi’nde Başlama Konuşması, 2008, http://www.wesleyan.edu/newsrel/announcements/rc_2008/obama_speech.html.
12 Hank De Zutter, “Obama Koşusu Nedir ?,” Chicago Reader, 7 Aralık 1995. Çevrimiçi olarak http://www.chicagoreader.com/chicago/what-makes-obama-run/Content?oid=889221 adresinden ulaşılabilir.
13 Rick Santorum, Bir Ailede Geçiyor (Üniversitelerarası Çalışmalar Enstitüsü, 2005), ss.
14 Jonathan Rauch, “Toplulukçuluk ve Muhafazakârlığın Saçma  Bir Karması: Amerika’nın Anti-Reagan’ı Hillary Clinton değildir. Bu Rick Santorum, “Reason Dergisi, 6 Eylül 2005. http://reason.com/archives/2005/09/06/a-frothy-mixture-of-collectivi adresinden online olarak erişilebilir.
15 Ayn Rand, Kapitalizmdeki “Nakit-Girişi: Öğrenci İsyanı”, Bilinmeyen İdeal (New York: Signet, 1967), s. 269.

 

Yazar:

1992 yılında Hacettepe Üniversitesi mühendislik fakültesi gıda mühendisliği bölümünden mezun oldum.Çeviri yapmaya mezuniyet tezimin çevirilerini yaparak başladım. Daha sonra akademik ve özel sektörde tez ve proje çevirileriyle devam ettim . Gıda üretim ve kalite kontrol sorumlusu olarak gıda sektöründe , İngilizce öğretmeni olarak eğitim sektöründe , yönetici asistanı olarak özel sektör yatırım teşvik projelerinde , akademisyen olarak üniversite meslek yüksek okullarında görev aldım.2016 yılında İstanbul Üniversitesi AUZEF felsefe bölümü ve HAYEF pedogojik formasyon programını tamamladım.