Yakın tarihli bir röportajda Jacques Alain Miller’a şu soru geldi: Psikanaliz bize aşk hakkında bir şeyler öğretiyor mu? Cevabı:

Bu büyük bir anlaşmadır, çünkü başlıca nedenin aşk olduğu bir deneyimdir bu. Bu, otomatik ve aktarım dediğimiz, analizin analistine getirdiği bilinçsiz aşktan daha sık dile gelen bir soru. Bu bir yapay sevgi ama gerçek sevgi ile aynı şeylerden yapılmış. Kendi mekanizması üzerine ışık tutuyor: sevgi, birinin esas gerçeğini bildiğini düşündüğünde başlıyor (Miller, 2008).

Bu yazıda iddia ettiğim şey Lacancı psikanalistlerin gerçeğe ulaşma şekli gerçek aşkın kendisidir.

Lacan için “aşk nedir”? Öncelikle, aşkın temelde Lacan için “etik” olduğunu düşünüyorum. Böylece “Etik nedir?” sorusu, bu Sokratik soruları gündeme getirirken, etimolojik olarak konuştuğumuzda bilgi sevgisi alanı olan felsefenin alanından kaçınamaz. Ve Socrates için doğru bilgi, Delphic’in sözdizimi ile başlar: “Kendini tanı.” Felsefe, her şeyi bilmek için merak duyan ve sorular soran öznel “ben” ile başlar. Filozofların sorduğu ilk sorular: “Ben kimim?” ve “Kim olduğumu nasıl bilebilirim?” Klasik olarak, “Etik nedir?” ve “Aşk nedir?” soruları ontolojik ve epistemolojik soruları izlemektedir.

Lacan için, Aristoteles ile Freud arasındaki aralıkta, akılcı bilgi akımı ile bilinçdışı arzusu arasında etik ortaya çıkar. Aristoteles’in ahlakı, insanın iyi alışkanlıkların geliştirilmesi için mantık yetisine ayrıcalık tanır. Lacan, Aristo’nun etiği “alışkanlıklar, alıştırma ve eğitim” bilimine karşı geliştirdiğini belirtiyor (Lacan, 1992,314). Aristo’nun uygun bir etiğin ana fikri olarak rasyonel tartışmaya olan güveni yerine, Lacan Freud’un bilinçdışının keşfine döner ve etik bir hayatın kaynağı olan arzuyu ayrıcalıklı kılar. Ethics of Psychoanalysis’de, rasyonel bilgi sorusundan önce ahlakın “içinizde olan arzuyla uyumlu yaşama etkinliği” olduğu açıktır (Lacan 1992: ch.14).

Lacan’ın psikanaliz etiği hakkında yazdığı dönemde, filozof Emmanuel Levinas etiğin epistemolojiye önceliğinde ısrar ediyordu. Levinas’ın ahlak felsefesinin, Lacan’ın ahlak kuramıyla birlikte düşünülmeye değer olduğunu düşünüyorum. Varlık bilgisine öncelik vermek yerine, Levinas insan tecrübesinin kalbine etiği koyar. Benzer şekilde, Lacan için, ahlak arzuyla ilgili olduğu gibi, bilgiden de daha önemlidir. Her ne kadar Lacan arzunun işleyişini Levinas’tan farklı olarak düşünse de, Levinas’ın arzunun Öteki’ne duyulan arzu olduğu fikri, etik ile nasıl ilişkili olduğu konusunda arzu kavramsallaştırması bakımından benzerdir; İhtiyaçtan farklı olarak, arzunun hiçbir zaman karşılanamayacağını düşünmektedir. Dahası, en önemlisi, Levinas arzunun, arzunun somutlaştırılması olan dil ile temel bir ilişki içerisinde ayrı bir varlığın tekillikte nasıl gerçekleştiğini gösterir. Açıkçası bu, Lacan’ın bireyin dilin sembolik düzene girmesiyle öznelliğin üretilmesi için mutlak koşul olarak arzuyu belirlediği teorisine yakındır (Lacan 1977: 265).

Levinas için kısaca, etik, kişinin “ötekine cevap verme” yeteneği konusundaki sorumluluk arzusuna dayanır. Sorumluluk, benlik ilişkisinde kimlikten ziyade ötekilik ilişkisi olarak tanımlanmaktadır. Etik ben kendisinden farklı olarak diğer insana yaklaşır. Levinas’ın ayrılma fikri, tekillik kavramıyla birlikte, ahlak anlayışı için çok önemlidir. Levinas, yalnızca diğerinin “ben” in çıkış noktasına gelmesi durumunda etiğin mümkün olduğunu savunur; yani “ben” in başkalarından özdeşleşebileceği ve dolayısıyla kendi tekilliğinde ayrı olabileceği nokta. (Levinas 1979: 36). Ancak bu şekilde, ötekinin köklü bir biçimde benden başka biri olduğu bir öteki ilişkisinin devam ettirilebileceğini düşünebilir miyiz?

Lacan, her varlığın tekilliğinin gerekliliği konusunda da vurgu yapar. Bence Levinas’ın ahlak bilimi fenomeni felsefeyi, Lacan’ın aşk etiği hakkında psikanalitik anlayışına kadar ulaştıracağını düşünüyor. Fakat klinik pratik, felsefenin ötesine geçen bir psikanalizin, aktarım aşkıyla ahlak uygulamasının son noktasına gelmesidir. Lacan, psikanalizin ortaya çıkışı ile yeni bir sevgi ortaya çıktığını ilan etti: aktarım aşkı olarak gerçek sevgi (Lacan 1977: 123).

Aktarımın kurucu bir ilkesi, varsayılan bilgi konusudur: analist kişinin “esas gerçeğini” bilecektir. Miller aşk hakkında şunları söyler: “Biz “Ben kimim?” sorusuna gerçek bir cevabı olan kişileri seviyoruz (Miller 2008). Bununla birlikte, psikanaliz bilinmeyen, bilinçsiz olan bir bilgiyi göstermektedir. Lacan, konuşan varlıklar tarafından sınırlandırıldığını kabul etmeden, bilgi gibi hiçbir şey olmayacağını söyler. Gerçekten, “bilgi bir muamma”, bize bilinçsizce sunulan bir muamma (Lacan 1998: 126).

Temel olarak, psikanaliz Lacan için etiktir çünkü kalıcı arzu tekil varlık için gerçek bir alan tahsis eder (Lacan, 1992: 309). Ayrıca, Lacan daha sonra, arzuyla ilgili olarak mutluluğun gerçek ve temel olarak keyfini sürmeye, vurgulamaya, ayrıca psikanalitik uygulamayı sağlamada daha fazla görünen bir vurgu geliştirir. (Gerçek) Istırap için sıkıntı alanı, kişinin iç yaşantısıyla karşı karşıya kalmasıyla sonuçlanır (Lacan, 1992: 304). Bunun nedeni, psikanalizin aktarım aşkıyla birlikte çalışmasıdır. Felsefe bilgelik sevgisi olduğu için, psikanaliz sevgi hizmetinde bilgelik kullanır.

Lacan’ın yazdıklarında ayırt edilmesi gereken iki temel aşk türü olduğuna inanıyorum: narsisistik seks sevgisi ve gerçek yüce sevgi. İlk yazdıklarında Lacan, sevgiyi temelde narsisistik bir yapı olan bir fonksiyon olarak tasavvur eder: arzulanma isteği (Lacan 1977a: 186). Narsistik aşkın doğası üzerine Lacan, “Bütün soru, aşk nesnesinin arzunun nesnesine benzer bir rolü nasıl yerine getirebileceğini keşfetmektir” (Lacan 1977: 186).

Lacan ve ondan önce Freud, tüm taleplerin sevilmek istenme üzerine talepler olduğunu düşünüyordu. Lacan’ın vurguladığı şey, talebin arkasında yatan arzudur. Talebin ötesinde arzular üretildiğinde, talep aslında Ötekini hedef almaktadır. Konu, eksikliği doldurma talebi ile kafa karışıklığı içinde aynı zamanda diğeriyle Ötekini karıştırır. Öteki, arzusu başkalarına uygulanan bir talep olarak öngörülür. Böylece, sevgili diğerini bir tıpa olarak kullanır ve Ötekinde görünmez olmayı sağlar.

Bu şekilde görülen, aşk talebi “aşkın kanıtı haline dönüştürerek verilebilecek her şeyin özelliğini iptal eder” (Lacan 1977: 286). O zaman sevgi talebinin ezilmesine indirgenir ve bu, temelde ahlaka aykırıdır. Sevdiğini düşünen narsisistik kişi, diğerinden gerçekten nefret eder ve onu yok eder. Lacan bu konuda şöyle der: “Seni seviyorum, fakat açıklanamaz bir şekilde, bir şeyi senden daha fazla seviyorum – objet petit a – seni tahrip ettim” (Lacan, 1977, 263).

Dolayısıyla, “ilk serap aslında aldatmadır” ki bu birinci sevgi türüdür, bu aynı zamanda “esaslı bir ikiyüzlülük” tür (Lacan 1977: 253). Aşk aldatıcıdır, çünkü sevilmek isterse sevdiğini hayal eden kişi, gerçekten sevgi talebinin boşluğu içinde faaliyet gösteren arzusunun farkında değildir. Aynı zamanda sevgili seviyor ve öbür tarafın onu görmesini istiyor. Dolayısıyla, Lacan için genellikle sevgi olarak adlandırdığımız şey aslında cehalettir ve aynı zamanda nefrettir (Lacan 1977: 263).

Bence Lacan, Freud gibi burada samimi ya da romantik aşktan bahsediyor: cinsel aşk. Ve daha sonraki çalışmalarında, cinsel ilişki diye bir şey olmadığını açıkça belli ediyor. Bunun yerine, romantik aşk, cinsiyetler arasındaki ilişkinin imkansızlığının boşluğunu dolduran bir ilüzyondur. Ayrıca romantik sevgide böyle bir kişi yoktur; gerçek bir insana ihtiyaç yoktur; gerekli olan sadece bir imajın varlığıdır (Salecl 1994: 19).

Romantik aşktan, felsefi aşktan öte Lacan, yalnızca Freud ile aşk psikolojisinin gerçekten anlaşıldığına dikkat çekti. Freud’un sevgi analizi, emsal düzeyinin aşırı başarısızlığının ötesinde ilerledi çünkü seviye temelinde sevgi temel aldı (Lacan 1977: 191). Psikanaliz, aşkın etik olduğunu ancak etikten çok daha fazla olduğunu gösterir, onun kökeninin dürtüde aktarım yoluyla bulunması gerektiğini ortaya koyar.

Freud, psikanalizde bir kişinin yeni bir aşk keşfettiğini söyler: başkalarına karşı kendine saygı. “Analitik tedavi sırasında ortaya çıkmasını sağlayan aşık olma durumu gerçek sevginin karakterini taşır” (Freud 2001 [1915]: 168). Freud, burada öznenin “kendi gücünün ötesinde olan şeyleri” gerçekleştirdiği aktarım aşkına atıfta bulunmaktadır (Freud 2001 [1938]: 39). Freud’un “gerçek” bir aşk kavramını tartıştığı “Observations on Transference Love” de açıkça, narsistik aşkın ötesine geçen bir aşktan bahsediyor. Aktarım sevgisinin seyri gerçek sevgidir ve “gerçek hayattaki hiçbir model” e sahip değildir (Freud 2001 [1915]: 166).

Freud’un gözlemlerini daha da geliştiren Lacan, aktarım aşkı olarak gerçek sevginin, öznenin kendisini sevimli görmesi ile kendisinin eksikliklerinin nereden kaynaklandığını görebilmesi arasında bir mesafe kurma olanağı verdiğini savunuyor. Bu nedenle aktarım, sevgi talebinin arzudan ayrılmasını sağlar. Lacan’ın dediği gibi, “ötekinden geçerek” kendisi arasında sevecenlik kuran, ötekine aşık olmayan ile “dolaşımdaki heterojenliğin dışarıya ters düştüğü bir dolaşım yoluyla seven” arasında radikal bir ayrım vardır “(Lacan 1977: 194).

Lacan önce aşkı, ideal bir özü oluşturan bir narsistik görüntü olarak tanımlar – ki bu özne kendisini arzu edilen bir şekilde görmek ister. Romantik aşkta, diğeri ideal egonun konumuna yerleştirilir. Öteki, ego için mükemmeliyet kazanma arzusundan dolayı sevilmektedir. (Salecl 1994: 19). Ancak daha sonra Lacan için, gerçek Aşk, idealin ötesine gerçeğe gider. Sevgi nesnesine yönelik narsisistik ilişkinin ötesinde Lacan eserinde daha sonra, bu konuda gerçek, travmatik nesneyle karşılaşmamız gerektiğini gösteriyor. Böylece gerçek aşk, gerçek çekirdeği hedeflemektedir. Ve bu, psikanalizde başarılır.

Çağdaş Lacancı psikanalitik muamele, her özne için onu veya gerçeğini keşfetmeye adamıştır. Ancak bu bulgu hâlâ aktarım yoluyla başarılabilir. Aktarım, herhangi bir psikanalizin itici gücüdür. Miller’ın açıkladığı gibi;

Aktarım gerçekte tekrarın işlevi temelinde çözülür. Tekrarın kaçırılmaya mahkum olduğu … (daha sonradan) aktarımda yürürlüğe girdiği ortaya çıkıyor “(Miller 2008).

Tekrarlama objet a ile olan karşılaşmanın devam eden hayal kırıklığıdır. Yoksunluğunda “tekrarlamanın kendisini tutturduğu, özlediği gerçekleri uyandırır, travmatik gerçek olur” (Miller 2008). Ve mutluluk olarak tecrübe kazanır. Aktarım aşkı o zaman mutluluğa erişim sağlar.

Lacan’ın eserinde bahsettiğim ilk sevgi türü, cinsel bir ilişkinin orijinal bir travmasına karşı kendisini koruyamamayı amaçlayan bir sevgidir. Daha sonraki Lacan’da atıfta bulunduğum ikinci sevgi türü, gerçek sevgi, cinsel ilişkinin travmatik eksikliğini onun içinde gerçek tutmayı amaçlıyor. Bununla birlikte, gerçek, aşırı şenlik zevkiyle müttefiktir (Reinhard 1994: 788). Aşkın ahlakının zorunluluğunu oluşturan bu ittifaktır. Sevginin ahlakı, cismin hayali ve sembolik özellikleri silindiğinde nesne kalır. (Salecl 1994: 6). Bu aşk, illüzyonu feda eder diğerinin seksüel objet olarak özellikleri, diğeri için benden başka, etik bir eğilim olmasına izin verilir; Gerçeğin şerhi dahil etmek için genişletilmiş etik bir eğilim olsa da.

Lacan, “Seminer XX” de seksüel ilişki ve bir ilişki arasındaki farkı vurgular. Burada “kim seviyorsa seks ile ilgisi yoktur” diyor (Lacan 1998: 25). Bunun yerine, sevgi, varlığımızı kendi varlığımız olarak ele alır (Lacan 1998: 84). Seven ruhun, var olanla yüzleşmek için cesaret ve sabrı vardır. Lacan, sevmek için, diğerine uygun bir saygı göstermek için kendi varlığımızı ilk önce sevdiğimizi söyler. “Kendi ruhumuzu sevmek için.” “Seks burada sayılmaz” (Lacan 1998: 84).

Kendi ruhumuzu sevmenin ötesinde veya başka bir şekilde söylemek gerekirse, kendi bilinçdışımızı sevmenin ötesinde, Lacan aşk için, sahip oldukları şeyden bir şey vermeden oluşan sevgiyi tanımlar. Sevmek, eksiğinizi tanımak ve diğerine vermektir. Aşk, ötekinin varlığına Hiçbir Şey açısından yaklaşır. Burada, aşkın, başkası için iyi olanın açık bir amacı olan bir tutum olmadığını savunarak bu iddiayı haklı kılmak önemlidir; fedakarlık anlamına gelmez. Lacan için aşk vermek, ahlaki iyilik vermek ya da mülk olarak malları vermek anlamına gelmiyor. Aksine, verme, sahip olmadığınız başka bir şeyi vererek, sizden öteye geçen bir hediye, bir mülkün ötesine ve kendime ait olmayan bir imkânın ötesine – yüce bir aşka geçer.

“Seminer XI” in sonunda Lacan “indirgemeyi düşündüğüm sevginin ancak ilk önce nesnesini terk ettiği duruma konumlandırabileceğini” ifade etti (Lacan 1977: 276). Süblimasyon, travmatik nesnenin ötesine geçerek onu çevreleyen ancak asla elde edilemeyen ya da dokunmadan asla geçemeyen bir konumdadır. Nesne kısmi nesne olarak, gerçeğin haysiyet seviyesine yükseltmek dışında hiçbir şeye ulaşamaz: “Boş Aşk” (Johnston 2005).

Gösterdiğim gibi, Levinas ahlakın sorumluluk meselesi olması konusunda kararlıdır. Bu Lacan için de geçerlidir. Reinhard’la hemfikirim, hem sorumluluğu kabul ediyor, hem de zevki sorumluluk değil, zevk değil, keyif olarak gören bir davranış sergiliyor (Reinhard 1994: 803). Yüce aşk mutluluğa sahiptir. Sembolik’e, gerçek ile travmatik karşılaşmaya artık karşı çıkılamayacak şekilde yanıt verebilme kabiliyetine sahiptir.

Lacan, psikanalitik ortamda olduğu gibi, yüce bir aşkın gösterildiği hiçbir yerde taviz vermiyor. Psikanalizle “sınırsız sevginin” bir yerinin ortaya çıkacağını ilan etti; “Yalnızca yaşayabileceği yasaların sınırları dışında olduğu için, sınırsız bir aşkın ortaya çıkışı böyle olabilir” (Lacan 1977: 276). Psikanalizde bir Arka Plan: Analistle ilgili olarak bir mesafe oluşturulması yoluyla arzu aranabilir. Analist, acı çekilecek ve hoşlanacak olan boşluğu hediye ederek seviyor.

Psikanalizde, arzunun arzusuna dayanmak bireyin sorumluluğudur, ancak en önemlisi gerçek sevginin farkına varılması analistin sorumluluğundadır ki, konuya ilişkin hasta deneyimi kendisinden veya arzusundan doğar (Lacan 1993: 300). Freud, psikanaliz için bütün sorumluluğun analiste ait olduğunu savunur. Teknik motifleri etik unsurlarla birleştirmenin analistin görüşüne bağlı olduğunu söyler (Freud 2001 [1915]: 169.

Analizin, kişinin sevgiliye olan talebini ancak ilk önce analiste aktarmasıyla baş edebilmesi gerekir. Analist, sevgi armağanı, kişi için mesafe verir; böylece özne, kendi varlığını tamamen yaşadığı kadar özgürce isteyebilir ve kazanabilir. Lacan analistin analizi yönlendirmeye olan isteğinde ısrar etti. Russell Grigg’in açıklamalarına göre, analizanın analiste olan aktif arzusu, analistin can damarı ve analistinin belirleyicisi olarak diğerine olduğu gibi, analistin kanlı canlı kişisine daha az bağlıdır (Grigg 2008: 101). Analist, analiz konusunun kendisi için bir muamma olarak kalmasında devam eder. Analistin arzusu, diğer taraftan, çok tekil bir arzu, analizdeki spesifik kişinin analizinin sona ermesini kapsar. Amaç ayrılıktır. Aktarımın ilk anında öznenin özel fantazisi geçer ve sözde bir bilgi konusu olarak analist idealleştirilir. Ayrılmanın ikinci anında, aşkın hayali tutarlılığın etkisi, konunun saf sürüşünü ortaya çıkarmak için atılır. Tüm analiz boyunca, analist hastanın gerçek sonunu ister. Analist, aktarma işleminde kendi arzusundan başlayarak, ana belirteç olarak reddedilmek ve sonunda konuyla yas tutmak için bir yol izlemektedir (Grigg 2008: 114).

Gerçek aşk olarak psikanalitik aşk, gerçeğin travmasına izin veren anlam alanı ve sembolik düzeni askıya alan bir mutlak özgürlük eylemi içerir. Psikanalizde esas olarak tekilliği olan kişi mutluluk yaşar. Bu, ancak kişinin aktarımının bir analistin arzusu ile karşılanması yoluyla mümkündür. Analistin ahlaksal sevgi eğilimi, onun ya da sahip olduğu şeyden sabırla hiçbir şey vermemek (ya da kendi yeteneğinin ötesinde) yanıtlamayı, öznenin arzusuna varabilmek için gerçekliği hedefleyen bir sevgi olarak aktarımı yönlendirmeye yönelik arzusudur, mutluluk haysiyetinin seviyesine çıkarılacaktır. Analist, gerçeğin şerefine kadar yükselir ve bu şekilde yüce aşka şahit olur. Bu şekilde, özne kendi varlığı, kendi ruhu için sevilir.

Bu makaleyi, Lacan’ın psikanalizin Tao’su olarak aşkın “psikanalitik” yoluna atıfta bulunarak sonuçlandırmak istiyorum. Eric Laurent’in ardından, Tao sözcüğü aynı zamanda birinin yapabileceği ve söyleyebileceği “yol” anlamına gelir (Laurent 2007: 43). Lacan, psikanalizde gerçeğin boşluğunu nasıl ifade edebileceğini merak ediyordu. Elbette, motive edici bir kaba kuvvet olarak gerçek olamaz, ancak analist belirleyiciyi çözdükçe, anlam ifade eden kelimeleri boşa çıkaran ve birinin bilgiyle olan ilişkisini değiştiren konu için opak olmayan bir şeffaflık ön plana çıkabilir.

Buradaki argümanım şudur: Psikanalizin Tao’su psikanalist aracılığıyla verilir ve Tao’nun psikanalisti “isimsiz olanın olduğu yönde” ve geçersiz bir medyandır (Laurent, 2007, 42). Sonuçta, psikanalistin Tao’su kendisini bir arzusunun yerinde tutmaktır. Buradaki arzuyu tutma yerinde “ olmayan şeyleri bir araya getiriyor” – gerçek ve mantıkla yapıyor ve konuşma ortaya çıkıyor (Laurent, 2007, 51). Orada analitik, herhangi bir kırılma ya da kopma olan yerde bilgi aktif bir geçersiz medyandır. Ve kişinin kalbinde olan geçersiz bir medyandır.

Burada Lacancı psikanalitik sevginin yolu yatıyor.

Yazan: Dr. Grace Tarpey
Çeviren: İlknur Aktulan
Kaynak:   psychoanalysislacan

Libido Dergisi’nde yayımlanan, Libido Dergisi yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.