Ağrı nedir? Elbette hepimiz bu sorunun cevabını biliyoruz. İçinde olduğumuz zaman muhakkak ki biliyoruz. Örneğin, bir klinik tedavi uzmanı acımı 1 ile 10 arasında değerlendirmemi isteseydi açıkça cevap verebilirdim. Ancak doğruluğunu ölçmek için hiçbir nesnel ölçüt olmadığından “Bu ne kadar doğru?” sorusu alakasız olacaktır. Eğer ağrımı “yedi” olarak nitelendirirsem, bu hoş olmayan duyguları ya da hisleri ifade etmenin bir yolu olacaktır; başkaları tarafından doğruluk adına denetlenebilen bir “bilinebilir” ruh hali tahmini değil.

Fakat ağrımızı kesin olarak tarif edemesek de bunu yapabilecek bir tıbbi otorite yok mudur? Başlamak için güzel bir nokta Uluslararası Ağrı Araştırmaları Derneği (IASP) tarafından önerilen acı tanımı olacaktır: Var olan ya da potansiyel doku hasarına eşlik eden veya bu tarz hasarlar ile tanımlanabilen, hoş olmayan duyusal ve duygusal deneyim.

Bu, “var olan doku hasarı” ve ağrı deneyimi arasındaki ilişkinin basit ya da doğrudan olmadığını kabul eder. İnsanlar doku hasarından muzdarip olup hiç acı çekmeyebilir de. Veyahut da bir yaralanmadan kaynaklanmışçasına (doku hasarı açısından tanımlanan) ağrı hissedebilirler fakat tanı koyulabilir bir yaraları olmayabilir. Klinikte gösterilen bir ağrı şikâyeti – eşlik eden rahatsızlık davranışları ile birlikte- tanımlanabilen patoloji ya da “doku hasarı” ile ilişkili olmayabilir.

Ne hekimler ne de bilim insanları “ağrı” denilen bu ruh halini tanımlayabiliyorlar ve üstelik bir ağrı şikâyeti (ağrıyor) açıklamadan ziyade daha edimsel bir ifade. IASP’nin ağrı taksonomisi “tüm ağrıların öznel olduğunu” kabul ederek de aynı sonuca yaklaşıyor. Nörologlar bile insanların hoş olmayan duygu ve hislerini ifade ettikleri ve karşılık verdikleri bu kesin olmayan dile müracaat etmeden ağrıdan bahsedemiyorlar.

IASP tanımının klinik amaçlarını yansıtırsak tanım, ağrının hem duyusal hem de duygusal açılarını kapsıyor fakat örneğin “gönül kırgınlıklarını” içermiyor. Bununla birlikte, örneğin kederi de genellikle bir tür ağrı, sızı olarak tarif ederiz. “Ağrı” aslında, yaygın konuşma dilindeki bir terim ve bu kelimelerin dağınık, günlük kullanımlarını göz ardı etmemeliyiz: Onlar geçerli ve felsefi olarak ilginçler. Eğer ağrıyı anlamak istiyorsak Wittgenstein’a kulak vermeliyiz: “Kelimenin anlamı, dildeki kullanımdadır.”

Bana yardım etmek için zamanını harcasan ve ben de sana “acıların, zahmet ettiğin için” karşılığında bir hediye verdiğimde ya da “zahmet, acı çektirdiğim için” senden özür dilediğimde karşılıklı ilişkilerin bazı adaplarını gözlemleyebiliyorum. “Acı, ağrı” bu kullanımlarda öznel bir deneyimden çok sabırsızlık, rahatsızlık ya da bedensel zorlanmayı ifade ediyor. Değişiklik ya da telafinin uygun olacağı bir yük ya da yükümlülük de gerektiriyor. Herhangi bir ağrı çektiğimizde; buna neyin sebep olduğu, kimin suçu olduğu veyahut da rahatlama ya da bakımı karşılamaktan kimin yükümlü olduğu sorularını gündeme getirmesi oldukça muhtemeldir. Acı çekerken ahlaki ve politik sorular hiç de uzak değiller.

 Ağrı (pain) kelimesi, ceza ve yaptırım anlamına gelen Latince poena sözcüğünden gelir. Romen dilleri ise acıdan bahsetmek için Latince dolor kelimesinin türevlerini kullanırlar. Ancak İngilizce ağrı, acı (pain) kelimesi başlangıçta, istenmeyen bedensel duyumlar ve zihinsel ya da duygusal ıstırabı ifade ettiği kadar aslında bir suç karşılığı ceza veya yaptırımı da kastetmekteydi. İdam cezasını ima etmek için hâlâ “ölüm cezası (ağrısı)” (on pain of death) tabirini kullanırız. Fakat geçmişte, kasıtlı olarak bedensel acıları da sıklıkla içeren yasal ceza ve yaptırım anlamına geliyordu acı.

Örneğin Thomas Hobbes ağrıyı, kanun dışı cezalandırma anlamında kullanıyordu. Ayrıca kamçıları, yaraları, zincirleri ve diğer fiziksel acıları meşru cezalandırma altında sınıflandırıyordu. Ağrı ve ceza ayrılmaz idi.

Günümüzde, kasıtlı olarak verilen bedensel acılar –devlet tarafından yaptırılmış olsa bile- özü itibariyle yanlış kabul ediliyor. İşkence ise özellikle yasadışı. İdam cezasını hâlâ barındıran yargı sistemlerinde bile bir hayatın sona erdirilmesinin ne görülebilir bir bedensel acı ne de ağrı oluşturmayacağından emin olmak için (her zaman başarılı olmasa da) büyük bir çaba sarf ediliyor ve bunun için ölümcül enjeksiyonları takiben sakinleştiriciler kullanılıyor.

Kanun dışı cezalandırmalardaki modern tarihsel eğilim, bedensel acı ve yara oluşturmak ya da hayatı sonlandırmak yerine özgürlükten mahrum bırakmayı (hapis) tercih etti. Jeremy Bentham’ın (1748-1832) “Panopticon” ya da ideal bir hapishane için yaptığı tasarımda gördüğü faydalardan biri de örneğin kelepçeleri lüzumsuzlaştırması ve dolayısıyla ağrı ve işkenceyi ortadan kaldırmış olmasıydı.

Bentham’ın fayda ilkesi, bir kanunu ya da politikayı yargılamanın en iyi ölçütünün, onu izleyen acılar ve zevklerin net toplamına eşit olduğunu öne sürer. Bu da acının çeşitli biçimlerdeki özenli bir tanımına götürür; duyusal, duygusal ve sosyal. Bentham; yokluğun, duyuların (dokuz türe ayrılmış), beceriksizliğin, hasımlığın, adının çıkmasının, takvanın, yardımseverliğin, kötülüğün, hatıranın, hayalin ve beklentinin acılarını bir kurumdan kaynaklı acılardan ayırıyordu. Amacı aslında ahlak, kamu politikaları ve hukuk ilkelerini belirlemekti. Bir tıbbi eser yazmıyordu.

19. yüzyılın başlarında, anestezi alanında kayda değer gelişmeler elde edildi. Günümüzde, küçük şikayetlerimiz için ağrı kesiciye ve ameliyat sırasında lokal ya da genel anesteziye halihazırda erişimimiz olduğu için şanslıyız. Bununla birlikte, bu faydalı gelişmelerin sonuçlarından biri de acıyı ahlaki, hukuki ya da cezai bir mesele olarak görmekten ziyade tıbbi olarak görme eğiliminde olmak. Ve anestetik ve eczacılık teknolojileri çok büyük bir miktarda rahatlama sağlarken ya da ağrı çekmeyi önlerken, tıbbi bilimler umutla beklenen “ağrının fethinde” tamamıyla başarılı olamadı. Özellikle kronik ağrı, ekonomik ve sosyal olarak maliyetli bir rahatsızlığın kaynağı olmaya devam ettiği gibi önemli bir tıbbi zorluk olmaya da devam ediyor.

Hristiyan düsturları acıyı, çekilmesi gereken bir lanet olarak ele aldı ve hatta kurtuluşun ya da şehitliğin işareti olduğundan ağrıya katlanmak hoş karşılandı. Ancak günümüzde, insanın acı çekmemesi gerektiğini duymak oldukça yaygın; hele ki o kişi yaşamının sonlarına yakın biri ya da bir çocuksa.  Martha Nussbaum’un sözleri doğrultusunda mesleki etik kanunlarının, sağlık sistemlerinin, insan hakları sözleşmelerinin, hukukun ve hatta anayasanın reformu adına birçok dava düzenlendi: “Ağrı çeşitlerinin azaltılması ruhun zenginleştirilmesi ya da öz bilgisinin derinleşmesi değildir”.

Ağrıyı etkileyen kültürel, sosyal ve politik etmenlerde artmakta olan haklar mevcut. Sosyal ve ekonomik faktörlerle ya da öğrenme yoluyla oynanan roller, klinik uygulama ve tıbbi teoride artık yaygın olarak kabul edilmekte, özellikle de kronik ağrı durumunda. Ve üstelik ceza aracı olarak ağrı çektirmenin kullanılması hiçbir medeni toplumda artık yasal değilse de yepyeni ve karmaşık soruları gündeme getiren siyaset, hukuk ve ağrı arasında yeni kurumlar ortaya çıktı. Örneğin, ağrıyı giderme hakkı diye bir hak var mı? Ağrıyı giderebiliyor ya da önleyebiliyorsak böyle yapmanın sosyo-yasal bir yükümlülüğü olduğu anlamına gelmez mi? O halde, “ağrının” ne anlama geldiği, kimin ağrı şikâyetlerinin gerçek olduğu ve kimin sağlık yardımı ve tazminat alması gerektiği konularına dair ciddi güç mücadelelerimiz de var. Tazminat mercileri, sağlık sigortaları ve kişisel yaralanma davacılarının hepsi haklar kazandılar ve de yasa reformları da sıklıkla talep edilmekte.

Bundan dolayı, tekrar Nussbaum’un sözüyle “hiçbir iyiliğe vesile olmayan” birçok ağrıyı rahatlattıkları ve önledikleri için tıbbi bilimlere oldukça şey borçlu olmamıza rağmen ağrının ne olduğu –ya da “ağrının” ne anlama geldiği- sorusunu sadece tıbbi-bilimsel makamların eline bırakamayız. Ve gerçekten de günümüzde hekimler, ağrının, hastanın söylediği şey olduğunu kabul etmek üzerine (akıllıca) eğitilmişler. “Nasıl ağrıdığı” konusunda ise insanlar (kelimeler ve hareketlerle) ifade etmekte, saklamakta, küçültmekte, detaylandırmakta ve bazen abartmakta oldukça yetenekliler.

Ağrı ve ağrı şikâyeti, önemli felsefi, etik ve siyasi soruları gündeme getirmekte. Ve biz bunlarla uğraşırken hepimizin yapabileceği bir şey daha, başkalarının ağrı ve ıstırapları hakkında tam ve empatik olarak iletişim kurmaya çalışmak olacaktır.

Yazar: Grant Duncan
Çeviren: Şeyma Gül
Kaynak: blogs.lse.ac.uk

Libido Dergisi’nde yayımlanan, Libido Dergisi yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.

Bizi takip edin