Floris van den Berg, Açık Toplum ve Düşmanları filmini izliyor. 

Sebep ve gerçeğin bastırılmasından başlayarak, insanlığın en acımasız ve şiddetli yıkımıyla son bulmalıyız.

Karl Popper, Açık Toplum ve Düşmanları

Francis Fukuyama’nın 1992 tarihli “The End of History” adlı kitabında iddia ettiği gibi liberal demokratik refah devleti, tarihin sonu mudur? Savaş ve vatandaşlık haklarının bastırılması geçmişten bir şey midir yoksa en azından yabancı ülkelerde olan bir şey mi? Çocuklarımız ve onların çocukları barış, özgürlük ve huzur içinde yaşamaya devam edecekler mi?

1973’te Hollanda’da doğmuş biri olarak, savaş benim için çok uzaklarda ya da geçmişte kalmış bir şey. Ancak Jonathan Glover’ın iç karartıcı “İnsanlık: Yirminci Yüzyılın Ahlaki Tarihi” de dahil olmak üzere (1989) bazı tarihi çalışmalar yapıp ve günlük gazeteleri okudukça, artık çok iyimser olamıyorum. İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı’da ve 1989 Soğuk Savaşın sona ermesinden bu yana, rahatlıktan keyif alma, bireylerin özgürlüğü ve refah konusunda göreceli bir ütopyaya ulaştık. Peki, bu ne zamana kadar sürecek?

Hatta olası doğal afetleri görmezden gelerek ve mevcut kredimiz de bittiğinde, korkarım bu çok sürmeyecek. Barışa ve yaygın bireysel özgürlüğe, sağlık ve refaha tarihte ender rastlanır. Tabii ki yanılmayı çok isterdim ve bu nedenle iyi ve zor zamanlarda -örneğin bir terör tehdidi altında olduğumuzda- açık ve özgür toplumu sürdürmek için elimizden gelenin daha fazlasını yapmalıyız. 

1944’te Karl Proper iki ciltlik Açık Toplum ve Düşmanları kitabını yayımladı. Açık bir toplum faaliyetleri, ifade özgürlüğü, bireysel özgürlükleri ve aksiyonları olan bir toplumdur. 2. Dünya Savaşında yazılmış olmasına rağmen, Popper Nazizmi ve faşizmi direkt olarak ima etmemiştir. Kapalı toplum anlamına gelen totaliterliği yöneten fikirleri incelemek yerine, ifade özgürlüğünü dile getirmiştir. Popper’ın kitabındaki düşmanlardan kastettiği Hitler ve Musollini değildir (ya da 20. yüzyılın totaliter hedefi olan diktatörlerinin listesi uzatılabilir). Ama üç filozofu eleştirir: Plato, Hegel ve Marx. Popper’a göre bu filozoflar demokrasiye ve bireysel özgürlüğe karşı totaliternizmin yolunu açmıştır.

Popper baskıcı hükümetlerin arkasında yatan insanlık dışı tehlikeli düşünceye dikkat çekmiştir. Popper’a göre, kapalı bir toplum, üyeleri yarı biyolojik bağlarla bir araya getirilen yarı-organik bir bütün olarak bir sürü veya bir kabileye benzer  – akrabalık, birlikte yaşamak, ortak çabaları paylaşmak, ortak tehlikeler, ortak sevinç ve sıkıntı. Ve böyle bir toplum kölelik tabanlı olsa da, kölelerin varlığı, evcilleştirilen hayvanlardan temelde farklı bir problem oluşturmamalı.

Filmde Totaliterlik

Tarihin ve varsayımsal en kötü durum senaryolarının incelenmesi, açık toplumun durumunu güçlendirebilir. Eğer filozofik bir gözle bakılırsa, V for Vendetta gibi bir film aynı zamanda açık bir toplumun ve bireysel özgürlüğün kıymeti üzerine düşünmeyi teşvik edebilir. Ve bir film seyretmek, gerçekten totaliter, kapalı bir toplum yaşamak zorunda kalmaktan daha iyidir.

Alan Moore grafik romanına dayanan V for Vendetta filmi 2020 yılında İngiltere’de liberal demokrasinin, Norsefire rejiminin Şansölye Adam Sutler yönetiminde totaliter topluma nasıl dönüştüğü konusunu ele alıyor. On binlerce can kaybına neden olan bioterorizmin aleni hareketleri nedeniyle, Norsefire Partisi terör için dini aşırılıkları suçlayarak seçimle güç kazanır. Tıpkı Hitler’de olduğu gibi, güç sahibi biri gelip otoritenin tanımını yeniden kurar ve Hobbes’un Leviathan’da (1651) tanımlandığı gibi, insanlar güvenlikleri için özgürlüklerini satarlar. Bireysel özgürlük sert bir şekilde kısıtlanır, kameralar ve gizli polisler vatandaşları izlemektedir. Sansür, sokağa çıkma yasağı ve paternalist –babacı- (Latince ‘patern” (baba) kelimesinden türetilmiş olan paternalizm, kısaca, birini kendi iyiliği için bir şey yapmaya zorlama anlamına gelir) davranış açık toplumu kapalı bir topluma dönüştürür, tüm totaliter toplumların birbirine benzediği gibi, George Orwell’in 1984 romanındaki dünyasına benzer. Teknoloji ve medya vatandaşların düşüncelerini ve hareketlerini kontrol etmek ve baktıklarında hayatlarında hiçbir problem yokmuş gibi gören düşüncesiz ve itaatkâr bir toplum oluşturmak için kullanılır. Büyük Birader (Big Brother) hala izlemekte ve sadece izlemekle kalmayıp, birçok yolla şiddeti kullanmaktadır.

Filmdeki biyoterörist saldırılar, kasıtlı olarak ölümcül bir virüs yaratan, deneyler için insanları kullanan, sonra panzehri satarak zenginleşen ve güçlü olan Norsefire’nin kendisinden, halk tarafından işlenen bir suçmuş haline dönüştürülür. CIA ya da MOSSAD’ı sorumlu tutan 9/11 saldırılarıyla ilgili birçok komplo kuramını yansıtır ve bu güdünün bireysel özgürlüğü sınırlandırmayı ve devlet gücünü genişletmeyi haklı kılmak olduğunu savunur. Bazı yönlerden Bush bireysel özgürlüğü kısıtlamada, milliyetçiliği desteklemede ve kötüye kullanmada Şansölye Sutler’a benzer. Tabii ki Sutler diktatör olarak etki ederken, Bush demokratik parlamentoya ve anayasaya bağlıydı, ama onun yönetimi Guantanamo Körfezi’nde işkence kullanarak ekstra yasal hapis cezası uyguluyordu. Bu benzerlik bir derece meselesidir: Günümüzde ABD ve İngiltere hükümetleri bireysel özgürlükleri biraz sınırlarken, ama hala varken, filmde neredeyse hiç bireysel özgürlük yoktur. Filozof A.C. Grayling, Özgürlüğün Adı: Kimlik Kartlarına Karşı adlı hiciv kitabındaterör korkusuna tepki olarak özgürlükleri sınırlamaya karşı uyarıda bulunur:  “Hükümetimiz bizi suçtan, terörden ve yasal olmayan göçlerden korumak için özgürlüklerimizi kısıtlıyor ve külfetli yeni sıkıntılar yaratıyor. Bu kötü bir değiş tokuş ve gereksiz, dar görüşlü bir yenilginin kabulüdür.”

Filmdeki insanlar üzerinde yapılan tıbbi denemeler bana Mengele’nin deneylerini ve  1930 ve 40’lı yıllarda Japonya Manchuria’da yaşanan benzer acımasız deneyleri hatırlattı. Filmde korkunç deney laboratuvarı esrarengiz bir şekilde patlayınca, deney ürünü V (hücresinin kapı numarasıdır) hücresinden kaçar. V (Hugo Weaving) öldürücü virüse karşı dayanıklı birkaç kişiden biridir ve gelişmiş fiziksel ve zihinsel güçleri vardır. Burası bilim kurgunun başladığı yerdir. V süper insana dönüşür ve süper kahraman rolünü alır. Yangından dolayı çeşitli yaralar alır ve yüzünü maskeyle kapatır.

Norsefire rejimi altındaki toplum, totaliter devletlerin tipik bir örneğidir: gizli polis Büyük Birader’in yürütme koludur ve medya ise devlet kontrolündedir, propaganda amaçları için çalışır. Norsefire rejiminin sosyal açıdan muhafazakar bir gündeme sahiptir: kilise devlet yönetimin himayesi altındadır, tıpkı Musollini yönetimindeki Vatikan gibi. Eşcinsellik yasaktır ve aktif olarak bastırılmıştır Sanat ve ifade özgürlüğü, herhangi bir kapalı, baskıcı toplumda olduğu gibi tabudur. V’nin yeraltında gizli yerinde yasak kitapların bulunduğu bir kütüphanesi ve yasaklanmış sanat eserlerinin yer aldığı bir müzesi vardır.

Gerçekte de internette yer alan bir Saldırgan Sanat Sanal Müzesi bulunmaktadır. Bu müzede sansürlü ya da sansürlü olarak tanımlanmış veya bazı insanların saldırgan olarak düşündüğü sanat eserleri sergilenir. Kapalı bir toplumda böyle eserler yasaktır. Bu nedenle, halkın sansür çağrısı yapması nedeniyle müzelerimizin kendilerini sansürlemeye başlamış olması endişe vericidir. Açık bir toplumda ise bazılarına olumsuz/kötü görünse de, ifade özgürlüğünün olması çok önemlidir.

İfade özgürlüğü ayrıca politik liderlerin eleştirilmesini ve yerilmesini de beraberinde getirir. Filmde (Stephen Fry tarafından oynanan) Deitrich, Şansölye Sutler’ı hicvetmek için ünlü şov programını kullanır. Sonuç olarak evinden kaçırılır ve Arjantina’dan Zimbabve’ye tüm barışçıl muhaliflerin kaderinde olduğu gibi ‘kaybolur’. Sormaya devam ettiğim soru; yaptıklarının muhtemel sonucunu bilerek neden bunu yapıyorlardı?

Direnme ve Vendetta (İntikam)

Zulme karşı koyarken izin verilebilir olan nedir? Suikast ya da terörizm ne zaman haklıdır? Film buna benzer birçok soruya tümüyle cevap vermeden araştırır. V’nin seçtiği maske, 5 Kasım 1605’te Katoliklere baskı uygulayan 1. James’in saltanatını sona erdirmek için, Londra’daki parlamento binalarını patlatmaya çalışan Katolik asi Guy Fawkes’in yüzüydü. Fawkes halk önünde idam edildi. Guy Fawkes Gecesi halen havai fişeklerle ve şenlik ateşleriyle İngiltere’de ve başka ulusların kentlerinde kutlanır. 

Guy Fawkes’in düştüğü yerde V ayağa kalkar. O yalnız ve kendisine diğer kurbanlara işkence edenlerden intikam almak isteyen düşüncesine bağlı direnişli bir savaşçıdır. Kişisel davasında tüm işkencecilerini öldürür. İkinci olarak özgürlüğü yeniden inşa etmek için faşist rejimi yıkmak ister. Böylece 5 Kasım gecesi, ayaklanma başlatma umuduyla parlamento binalarını patlatmayı planlar. 

V’nin kendisine yapılanın intikamını almak istemesi anlaşılabilir. Adaletsiz bir toplumda kendi elleriyle adalet aramaktadır. İşkence kurbanlarının intikamlarını almalarıyla ilgili başka birçok örnek vardır. Dans Ustasının Geri Dönüşü (2000) ‘nde İsviçreli dedektif yazar Henning Mankell, Nazi kurbanının savaştan yıllar sonra aldığı intikamdan bahseder. Bu tarz intikamlar, hukuken yanlış olmalarına rağmen, ahlaken anlaşılabilirler. Kim Mengele’nin kendi kurbanlarından biri tarafından öldürülmesinin adaletsiz olduğunu düşünebilir ki? Ya da biri çıkıp Hitler’i, Musollini ‘yi, Mao’yu, Stalin ya da Himmler’i öldürmüş olsaydı? Fakat Blair ya da Bush’un öldürülmüş olması yanlış olurdu. Bush ve Blair yalnızca aynı kalibrede ahlaklı canavarlar değil, daha da önemlisi demokratik olarak seçilmiş kişilerdir (bu her ne kadar Bush konusunda belirsiz olsa da!). Demokraside devlet, ancak insanları korumak için şiddeti telinde bulundurur, onları baskılamak için değil. Hollanda Başbakanı Pim Fortuyn cinayeti çok yanlıştı. Buna rağmen katil Folkert van der Graaf kendini, diktatörden korunmak için gerekli bir şey yaptığını düşünen bir özgürlük savaşçısı olarak görüyordu.
V sonunda yanına Evey (Natalie Portman) adında bir müttefik bulur, nihayetinde ona yaptıklarının sınırlarını aşar ya da öyle görünür. Ailesi rejim tarafından öldürülen Evey, V’yi bir saldırı sırasında kurtarır ve V ise Evey’i sokağa çıkma yasağından sonra caddede gizli polis tarafından tacize uğrarken kurtarır. Evey henüz baskıcı rejime karşı koymanın doğru fikir olduğu konusunda şüpheliydi. Belaya bulaşmak ya da sebep olmak istemiyordu. Korkuyordu. Evey V’nin olduğunu bilmeden, V tarafından işkence dahil acımasız bir eğitime gönderir. Evey bunu ona yapanın rejim olduğunu düşünür. İşkence eğitimine dahil edilmiş olsa da, V’nin ortaya çıkardıklarını reddettiğinde, serbest bırakılır ve kendini V’nin ininde bulur. Evey’in öfkesine rağmen, V onu korkusuz yapmayı başarmıştır. Sonunda V çarpışmada öldüğünde, Evey parlamento binalarını patlatacak manivelayı çekerek, V’nin projesini tamamlar. Çünkü V partinin en üst seviyedeki yöneticilerini öldürmüş olduğundan, bir sonraki ayaklanmayı bastırma talimatını bekleyen orduya emir verecek kimse kalmamıştır. Bu da rejimin çöktüğü ve filmin bittiği yerdir.

Açık Sorular

Birisi kalkıp merak edebilir: toplum güvendeyse ve refah varsa, neden özgürlüğün eksikliğinden endişe edilir? Gerçek soru aslında şudur: Ütopya nedir? Toplum için olabilecek en iyisi nedir? Güvenli, iyi düzenlenmiş, ancak demokratik olmayan bir toplum olabilir mi ya da mutlaka açık bir toplum olması mı gereklidir? Toplumsal huzursuzluk ve belirsizlik dönemlerinde güçlü bir lider çağrısı yapan ve özgürlükleri üzerinde sınırlamaları yapılmasını kabul etmeye hazır insanlar vardır. Böyle insanlar açık ve demokratik toplum yerine Sutler’ın Norsefire rejimini tercih ederler. Hükümet biçimlerinin ahlaki olarak değerlendirilmesi için kullanılabilecek bir nesnel ölçüt var mıdır? Evet var. Filozof Kohn Rawls’u takip ederek, kendinizi değerlendirmek istediğiniz bir toplumda en kötü pozisyonda düşünün. Bu eşitlikçi-adil bir konum mudur? Eğer öyleyse bu toplum en azından ahlaken uygun bir toplumdur. Fakat totaliter bir toplumda devletin karşısına çıkan ya da iktidardaki kişiler tarafından onaylamayan veya hoşuna gitmeyen herkes devletin terör ve işkence kurbanı olabilir. Bu nedenle totaliter bir toplumda çok sayıda kurban vardır: birçok birey hayatlarını nasıl yaşayacakları konusunda haksız yere kısıtlanmıştır.

Diğer yandan açık toplumlarda ideal olarak buna benzer kurbanlar yoktur. Ayrıca dinci fanatikler ya da yeni muhafazakarlar gibi liberal değerlere karşı olan insanlar kendilerini kurban olarak sayabilirler. Bununla birlikte mantıken, Locke’un bize anlattığı gibi, bireyin özgürlüğünün sınırları olmalıdır, bir bireyin özgürlüğü diğer tüm bireylerin özgürlükleriyle sınırlıdır. Liberal bir toplumda etik olan özdeyiş şudur, “birine zarar vermediğin sürece devam et”. Totaliter bir toplumdaki özdeyiş ise: iktidarın ideolojisinin çizgisi dışında hiçbir şeye izin verilmez. Böylece bireysel özgürlüğün temel değer olduğu açık toplumlar, bireyi bastıran toplumlara göre ahlaki olarak daha üstündür.

Peki, biri buna yanıt verebilir mi: tamamen açık bir toplum terörle başa çıkamazsa, güvenliği için özgürlüğünden ödün vermesi daha iyi olmaz mı?

Hayır olmaz! Eğer açık bir toplum kendini bireysel özgürlükleri kısıtlayarak kapatırsa, terörün konusu olan şeye kendini bırakır, bu açık topluma liberal topluma karşı protesto demek olur. Böylece otoritelerin terörizme karşı tedbirleri, terörün kazanmasına sebep olur. Bireysel özgürlükleri kısıtlamayarak teröristlerin yolunu açmamak çok daha iyi olacaktır. Terörist saldırılar için daha fazla risk olacaktır, bu durumda polis ve istihbarat teşkilatları bunu önlemek için en iyisini yapmalıdır. Ama bu daha yüksek risk özgürlüğün bedelidir. Liberal bir toplumda terörizm ve suçla mücadele etmek, yöntemler üzerindeki sınırlamalar yasal olarak kullanılabileceği için, totaliter toplumlarda olduğundan daha zordur. Örneğin, güvenlik güçleri bir teröristin sivillerin bulunduğu bir evde saklandığını biliyorsa, totaliter bir hükümet, hem terörist hem de masum sivilleri öldürdüğünden emin olacak şekilde evi havaya uçurabilir. Liberal bir toplumda bu imkânsızdır, adil olanı da budur. Şu örneklemeyi bir düşünün: her sene trafik kazalarından binlerce insan ölüyor, bir o kadarı da yaralanıyor. Bu durumda otomobilleri yasaklamak daha iyi olmaz mıydı? Tabii ki olmazdı. Liberal bir hükümet trafik kazalarını sınırlandırmak için harekete geçmelidir; ancak otomobil kullanımını ortadan kaldırarak bu kazaları bastıramaz. Kazalar, adeta serbestçe dolaşma özgürlüğümüzün bir bedelidir. Özel taşımacılık da yasaklanmamalıdır (sadece güvenli ölçülerde düzenlenirse), bu nedenle ifade özgürlüğü ve mahremiyet de kısıtlanmamalıdır (nefret ve zarar vermeye teşvik etmeye karşı olarak düzenlenmelidir). Başka bir örnekleme: toplum güvenliği için bireysel özgürlükleri kısıtlamak isteyen bir insan, sporcunun ayağından kurtulmak için bacağını kesen bir cerraha benzer.

Yazar: Floris Van Den Berg (Batı Avrupa Ülkeleri İnceleme Merkezi’nin hümanist düşünce kuruluşunun eş-yönetici direktörüdür.
Çevirmen : Tuğba Alp
Kaynakphilosophynow

Libido Dergisi’nde yayımlanan, Libido Dergisi yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.